BİR GÜN DEĞİL, 365 GÜN: ENGELLİLERİN HAYATI KUTLAMA DEĞİL, HAK MESELESİDİR

BİR GÜN DEĞİL, 365 GÜN: ENGELLİLERİN HAYATI KUTLAMA DEĞİL, HAK MESELESİDİR

BİR GÜN DEĞİL, 365 GÜN: ENGELLİLERİN HAYATI KUTLAMA DEĞİL, HAK MESELESİDİR

Belki de artık aynı salonlarda aynı cümleleri kurmanın, aynı günlerde aynı fotoğrafları paylaşmanın ve engelliliği birkaç takvim yaprağına sıkıştırmanın zamanı geçmiştir.

Çünkü engellilik bir gün değildir.

15 Ekim’de beyaz bastonu hatırlayıp 16 Ekim’de unutamazsınız.

3 Aralık’ta engelliyi hatırlayıp 4 Aralık’ta kaldırımın üzerine aracınızı bırakamazsınız.

10-16 Mayıs arasında farkındalık konuşup yılın geri kalanında erişilemeyen bir hayatı normal kabul edemezsiniz.

Asıl soru şudur:

Bir insanı yılda birkaç gün hatırlamak mı insanlıktır, yoksa o insanın 365 gün eşit yaşayabilmesini sağlamak mı?

Cevap nettir:

İnsanlık, takvimde değil; hayatın içinde gösterilir.

Bugün artık engellilerin de hayata bakışı değişiyor. Dün kendisine “Sen yapamazsın.” denilen birçok engelli bugün “Ben nasıl yapabilirim?” diye soruyor. Dün başkasının elini bekleyen birçok insan bugün kendi yolunu çizmek istiyor. Dün kendisi hakkında karar verilmesine sessiz kalanlar bugün “Benim hakkımda benimle birlikte karar verin.” diyor.

Bu değişim önemlidir.

Çünkü engelli birey artık yalnızca yardım bekleyen kişi olmak istemiyor.

Kendi kararını vermek, çalışmak, üretmek, eğitim almak, spor yapmak, seyahat etmek, aile kurmak, sosyal hayata katılmak ve bağımsız yaşamak istiyor.

Peki bu çok şey istemek midir?

Hayır.

Bu, insan olmanın doğal sonucudur.

5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun; insan onuruna ve haysiyetine saygıyı, bireysel özerkliği, ayrımcılık yasağını, fırsat eşitliğini, bağımsız yaşamı ve topluma tam ve etkin katılımı temel esaslar arasında düzenliyor. Kanun ayrıca engellilerin, ailelerinin ve onları temsil eden sivil toplum kuruluşlarının politika oluşturma, karar alma ve hizmet sunumu süreçlerine katılımını esas kabul ediyor.

O hâlde sormak gerekiyor:

Engellinin hayatını ilgilendiren bir karar alınırken engelli neden hâlâ karar masasının dışında kalabilsin?

Cevap da nettir:

Kalmamalıdır.
Engelli adına karar vermek yerine engelliyle birlikte karar vermek gerekir.

Bir toplantıya engelli çağırmak katılım değildir.

Engellinin görüşünün kararı değiştirebilmesi katılımdır.

Bir etkinlikte engelliye mikrofon vermek yeterli değildir.

O mikrofonla söylenenlerin uygulamaya dönüşmesi gerekir.

Bir derneğin, federasyonun veya platformun engelliler adına konuşması tek başına yeterli değildir.

Sahada ne değiştiğinin gösterilmesi gerekir.

Çünkü artık ölçümüz söz değil, sonuç olmalıdır.

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE

Ey sivil toplum kuruluşları!

Bir günlüğüne gözleri bantlamak kolaydır.

Bir görenin eline beyaz baston vermek kolaydır.

Bir tekerlekli sandalyeye oturup birkaç metre ilerlemek kolaydır.

Bir işitme engelliyle birkaç dakika işaret diliyle iletişim kurmaya çalışmak da kolaydır.

Peki asıl zor olan nedir?

Asıl zor olan, ertesi gün de aynı meseleyi takip etmektir.

Örneğin bir sivil toplum kuruluşu, 3 Aralık’ta erişilebilirlik etkinliği düzenlemek yerine bulunduğu şehirde on hastane, on kamu binası, on toplu taşıma durağı ve on yaya güzergâhını inceleyebilir.

Sorunları fotoğraflayıp paylaşmakla kalmayabilir.

İlgili kurumlara yazılı başvuru yapabilir.

Süreçleri takip edebilir.

Sonuçları kamuoyuna açıklayabilir.

Altı ay sonra yeniden denetleyebilir.

İşte buna sürdürülebilir farkındalık denir.

Bir başka kuruluş, “Engelliler istihdam edilmeli.” demekle yetinmek yerine işverenlerle masaya oturabilir; erişilebilir iş ilanlarını, işe alım süreçlerini, yardımcı teknolojileri ve makul düzenlemeleri birlikte değerlendirebilir.

Bir başka kuruluş, görme engellilerin dijital erişilebilirlik sorunlarını yalnızca konuşmak yerine kamu kurumlarının ve özel şirketlerin internet sitelerini gerçek kullanıcılarla test edebilir.

Sonra rapor hazırlayabilir.

Sorunları bildirebilir.

Çözüm için süre isteyebilir.

Sonucu takip edebilir.

Çünkü gerçek sivil toplum, yalnızca ses çıkaran değil; çıkardığı sesin sonucunu takip eden sivil toplumdur.

Elbette bütün sivil toplum kuruluşlarını aynı kefeye koymak doğru değildir.

Bu ülkede gerçekten çalışan, gönüllülükle mücadele eden, engellinin hakkını savunan ve sahada sonuç almaya çalışan çok değerli insanlar ve kuruluşlar vardır.

Onların emeği ayrı bir yerde durur.

Ancak iyi niyetin yanına şeffaflık, katılım, hesap verebilirlik ve somut sonuç koymak zorundayız.

AİLELERE

Bir soru da ailelere:

Çocuğunuzu koruduğunuzu düşünürken onun bağımsızlığını elinden alıyor olabilir misiniz?

Örneğin görme engelli çocuğunuzun odasını siz topluyor, yemeğini siz hazırlıyor, dışarı çıkarken sürekli koluna giriyor, markete tek başına gitmesine izin vermiyor ve “Sen yapamazsın.” diyorsanız, belki de onu tehlikelerden korurken hayatın kendisinden uzaklaştırıyorsunuz.

Elbette aile desteği değerlidir.

Ama destek ile bağımlılık aynı şey değildir.

Çocuğa yardım etmek başka, çocuğun yapabileceği her şeyi onun yerine yapmak başkadır.

Bir görme engelli çocuk önce evinin içinde yolunu öğrenebilir.

Sonra apartmanını tanıyabilir.

Mahallesindeki markete, fırına veya durağa bağımsız ulaşmayı öğrenebilir.

Bir bedensel engelli çocuk günlük yaşam becerilerini kendi kapasitesine uygun şekilde geliştirebilir.

Bir işitme engelli çocuk iletişim yöntemlerini güçlendirebilir.

Her çocuk için amaç aynı değildir; fakat temel ilke aynıdır:

Çocuğu hayata hazırlamak.

Hayatı çocuğun önünden kaldırmak değil.

Çünkü hayatın bütün risklerini ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Ama çocuğa karşılaştığı güçlüklerle baş etme becerisi kazandırmak mümkündür.

ENGELLİ BİREYLERE

Şimdi sıra biraz da bizde.

Ey engelli kardeşim!

Haklarını öğren.

Kendi hayatın hakkında söz sahibi ol.

Sana yapılan her yardımı hak, her hakkı da yardım sanma.

Çünkü hak ile lütuf arasında insanın onurunu belirleyen büyük bir fark vardır.

Hak, minnet istemez.

Hak, teşekkür karşılığında verilmez.

Hak, insan olduğun için vardır.

5378 sayılı Kanun, engellilerin toplumdan tecrit edilmesini ve ayrı tutulmasını önlemeyi; diğer bireylerle eşit koşullarda bağımsız olarak toplum içinde yaşamalarını esas alıyor. Kanun ayrıca kişinin bulunduğu ortamda bağımsız yaşayabilmesine yönelik destek hizmetlerini de düzenliyor.

Bu nedenle bağımsız yaşam bir lüks değildir.

Görme engelli için beyaz baston yalnızca bir yardımcı araç değildir; bağımsız hareket etmenin araçlarından biridir.

Tekerlekli sandalye yalnızca bir taşıma aracı değildir; kişinin hareket özgürlüğünün parçasıdır.

İşitme cihazı veya erişilebilir iletişim yalnızca teknik ayrıntı değildir; kişinin bilgiye ve topluma erişiminin parçasıdır.

Yardımcı teknoloji de insanın yerine geçen bir sihirli değnek değildir.

Doğru kullanıldığında insanın bağımsızlığını güçlendiren bir araçtır.

Bu nedenle teknoloji gelişirken insan becerilerini de geliştirmek zorundayız.

Çünkü gerçek bağımsızlık, teknoloji çalışmadığında hayatın durmamasıdır.

ERİŞİLEBİLİRLİK SADECE RAMPA DEĞİLDİR

Peki erişilebilirlik nedir?

Sadece bir rampa mı?

Hayır.

Erişilebilirlik; binaların, açık alanların, ulaşımın, bilgilendirme hizmetlerinin ve bilgi ve iletişim teknolojilerinin engelli bireyler tarafından güvenli ve bağımsız kullanılabilmesidir. Mevzuat, yapılı çevrede planlama, tasarım, inşaat, ruhsatlandırma ve denetleme süreçlerinde erişilebilirlik standartlarına uyulmasını öngörüyor.

Mesela bir hastanenin girişinde rampa bulunması tek başına yeterli değildir.

Görme engelli kişi hastanenin hangi bölümde olduğunu bağımsız biçimde bulabiliyor mu?

Asansör erişilebilir mi?

Sıram geldiğinde sesli olarak bilgilendiriliyor muyum?

Bankodaki görevli benimle doğrudan iletişim kuruyor mu?

İşitme engelli vatandaş duyuruyu takip edebiliyor mu?

Tekerlekli sandalye kullanan kişi muayene odasına gerçekten ulaşabiliyor mu?

İşte erişilebilirlik burada başlar.

Bir kamu kurumunun internet sitesinde bilgiler bulunması da tek başına yeterli değildir.

Ekran okuyucu o bilgiyi okuyabiliyor mu?

Form doldurulabiliyor mu?

Doğrulama sistemi erişilebilir mi?

Mobil uygulama yardımcı teknolojilerle çalışıyor mu?

Çünkü dijital dünyada kapısı olmayan bina nasıl erişilemezse, erişilebilir olmayan internet sitesi de dijital dünyada kapısı olmayan bina gibidir.

Mevzuata göre kamuya ait yapılar, yollar, kaldırımlar, yaya geçitleri, açık alanlar, toplu taşıma sistemleri ve bilgilendirme ile bilgi ve iletişim teknolojilerinin erişilebilir olması gereken alanlar arasında yer alıyor. Türkiye’nin 81 ilinde erişilebilirlik izleme ve denetleme komisyonları da bulunuyor.

O hâlde artık soru “Erişilebilirlik gerekli mi?” olmamalıdır.

Soru şudur:

Erişilebilirlik gerçekten uygulanıyor mu?

İSTİHDAMDA DA AYNI HAKİKAT

Bir başka önemli mesele iş hayatıdır.

Engelli bireyin çalışması neden hâlâ bazı insanlar tarafından olağanüstü bir başarı hikâyesi gibi anlatılıyor?

Bir görme engelli bilgisayar kullanıyorsa neden şaşırıyoruz?

Bir bedensel engelli üniversite mezunuysa neden bunu mucize gibi görüyoruz?

Bir işitme engelli mesleğinde başarılıysa neden bunu istisna kabul ediyoruz?

Çünkü hâlâ engellinin potansiyelinden önce engelini görüyoruz.

Oysa eşit fırsat verildiğinde insanın üretmesi olağandır.

Engelli bireyin işe alınması yeterli değildir.

Çalışma ortamının erişilebilir olması gerekir.

Gerekli makul düzenlemeler yapılmalıdır.

Kariyer gelişiminin önü açılmalıdır.

Engelli çalışan yalnızca “kontenjan” olarak görülmemelidir.

Çünkü bir insanın emeğini yüzde veya kota üzerinden değil, yeteneği ve performansı üzerinden değerlendirmek gerekir.

5378 sayılı Kanun, engelliliğe dayalı ayrımcılığı yasaklıyor ve makul düzenlemelerin yapılmasını öngörüyor.

İşte bu yüzden engelli istihdamı yalnızca “kaç kişi işe alındı?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl soru şudur:

Kaç kişi gerçekten üretimin içine katıldı?

Kaç kişi mesleğinde ilerledi?

Kaç kişinin iş yeri erişilebilir hâle getirildi?

Kaç kişinin yeteneği engeli nedeniyle göz ardı edilmedi?

İşte gerçek başarı burada ölçülmelidir.

GÖZLERİ BANTLAMAK YERİNE GERÇEĞİ GÖSTERELİM

Bir başka meseleye gelelim.

Farkındalık etkinliklerinde gören insanların gözlerini bantlamak yanlış bir niyet taşımayabilir.

Ancak birkaç dakika görmemek, ömür boyu görme engelli yaşamakla aynı şey değildir.

Bu nedenle farkındalığı daha gerçekçi bir noktaya taşıyabiliriz.

Örneğin bir futbol maçında gören bir insanın gözlerini kapatması yerine, maçı görsel görüntü olmadan, erişilebilir sesli anlatımla takip etmesini sağlayabiliriz.

Gol olur.

Tribün ayağa kalkar.

Ama o kişi pozisyonun nasıl geliştiğini tam olarak anlayamaz.

İşte o anda şu soruyu sorabiliriz:

“Gözlerin açık. Peki neden bilgiye erişemiyorsun?”

Başka bir örnek:

Bir kamu kurumuna gidin.

Gören vatandaş ekrandaki sıra numarasını görüyor.

Peki görme engelli vatandaş ne yapacak?

Sesli sistem yoksa ne olacak?

İşte farkındalık burada başlar.

Bir başka örnek:

Bir belediye yeni bir kaldırım düzenliyor.

Kaldırım güzel görünüyor.

Peki beyaz baston kullanan kişi yolunu bağımsız bulabiliyor mu?

Tekerlekli sandalye kullanan kişi kaldırıma çıkabiliyor mu?
İşitme engelli kişi yaya geçidindeki uyarıyı algılayabiliyor mu?

İşte proje burada test edilmelidir.

Bir başka örnek:

Bir üniversite yeni bir dijital sistem kuruyor.

Öğrencilerin çoğu sisteme kolayca giriş yapıyor.

Peki ekran okuyucu kullanan öğrenci?

Eğer o öğrenci sisteme giremiyorsa, teknoloji geliştirilmiş değil; yeni bir engel üretilmiş demektir.

Bunlar küçük ayrıntılar değildir.

Bunlar bir insanın hayatına doğrudan dokunan meselelerdir.

ULUSLARARASI HUKUK DA AYNI NOKTAYI GÖSTERİYOR

Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme de engelli bireylerin insan haklarından ve temel özgürlüklerden diğer insanlarla eşit biçimde yararlanmasını temel alan bir yaklaşım ortaya koyuyor. Türkiye ayrıca Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokolü de onaylamış durumda.

Yani mesele yalnızca bir ülkenin iç meselesi değildir.

Mesele insan haklarıdır.

Mesele insan onurudur.

Mesele eşit yurttaşlıktır.

Bu nedenle engellinin hayatını kolaylaştırmak iyilik yapmak değildir.

Devletin, yerel yönetimlerin, kurumların, işverenlerin, sivil toplumun ve toplumun farklı alanlardaki sorumluluklarının bir parçasıdır.

SONUÇ: ARTIK KUTLAMAYI DEĞİL, DEĞİŞİMİ KONUŞALIM

Artık engelliler gününde engelliyi hatırlayıp ertesi gün unutmayalım.

Artık beyaz bastonu yalnızca fotoğraf aksesuarı yapmayalım.

Artık tekerlekli sandalyeyi yalnızca etkinlik malzemesi olarak görmeyelim.

Artık işaret dilini yalnızca bir programın birkaç dakikasında hatırlamayalım.

Artık engelliyi sahneye çıkarıp alkışlamakla yetinmeyelim.

Artık engellinin önündeki engeli kaldıralım.

Bir kaldırımı erişilebilir hâle getirelim.

Bir hastaneyi bağımsız kullanılabilir hâle getirelim.

Bir internet sitesini ekran okuyucuyla kullanılabilir hâle getirelim.

Bir iş yerini erişilebilir hâle getirelim.

Bir çocuğa bağımsız yaşam becerileri kazandıralım.

Bir sivil toplum kuruluşunu gerçekten hesap verebilir hâle getirelim.

Bir engelli bireyin fikrini gerçekten kararın parçası yapalım.
Çünkü artık ölçümüz belli olmalıdır:

Ne kadar konuştuk değil, ne kadar değiştirdik?

Kaç etkinlik yaptık değil, kaç sorunu çözdük?

Kaç fotoğraf çektik değil, kaç insanın hayatını kolaylaştırdık?

Kaç kişiye “farkındalık” anlattık değil, kaç kişinin bakış açısını değiştirdik?

İşte gerçek başarı budur.

Ve artık engellilerin de kendi hayatına bakışı değişiyor.

Biz acınacak insanlar değiliz.

Biz sürekli korunacak insanlar değiliz.

Biz birilerinin yerine karar vereceği insanlar değiliz.

Biz hak sahibi insanlarız.

Biz üreten insanlarız.

Biz çalışan insanlarız.

Biz spor yapan, eğitim alan, seyahat eden, sanat üreten, teknoloji kullanan, aile kuran, hayal kuran insanlarız.

Biz hayatın dışındaki bir topluluk değiliz.

Biz hayatın kendisiyiz.

Öyleyse artık bizi bir gün değil, bir ömür görün.

Çünkü gerçek farkındalık engellinin gözlerini kapatmak değil, toplumun gözlerini açmaktır.

Gerçek insanlık, engelliye acımak değil, onunla eşit yaşamaktır.

Gerçek sivil toplum, engelliyi temsil ettiğini söylemek değil, engellinin sesini kararın merkezine taşımaktır.

Gerçek aile, çocuğu hayatın bütün zorluklarından saklamak değil, çocuğu hayatla baş edebilecek kadar güçlü yetiştirmektir.

Gerçek devlet hizmeti, engelliye “Sana yardım ettik.” demek değil, haklarını eşit biçimde kullanabileceği sistemi kurmaktır.

Ve gerçek mücadele, bir gün konuşup susmak değil; sorun çözülene kadar takip etmektir.

Çünkü engellilik bir gün değildir.

Engellilik bir haftalık kampanya değildir.

Engellilik bir fotoğraf değildir.

İnsan hayatı takvim yaprağına sığmaz.

O nedenle artık günleri değil, hayatı değiştirelim.

Kutlamayı değil, hakkı büyütelim.

Sloganı değil, sonucu konuşalım.

Ve bir gün herkesin gerçekten eşit yaşayabildiği bir toplum kurulduğunda, belki de artık “farkındalık” kelimesine bile ihtiyacımız kalmayacak.

Çünkü o gün erişilebilirlik istisna değil, hayatın doğal standardı olacak.

O gün engelli birey yardım bekleyen değil, hakkını kullanabilen yurttaş olacak.

O gün farkındalık bir etkinlik değil, toplumun karakteri olacak.

İşte asıl hedefimiz bu olmalıdır.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#EngelliHakları #GerçekFarkındalık #Erişilebilirlik #BağımsızYaşam #EşitYurttaşlık #EngelsizTürkiye #5378SayılıKanun #İnsanHakları #FırsatEşitliği #AyrımcılıklaMücadele #Engelliİstihdamı #ErişilebilirŞehirler #ErişilebilirTeknoloji #GörmeEngelliler #İşitmeEngelliler #BedenselEngelliler #EngelliÇocuklar #EngelliAileleri #HakTemelliMücadele #SivilToplum #ToplumsalKatılım #EngelsizYaşam #İnsanOnuru #SakaryalıYusufDurdurmuş