ENGELLİLİK HAYATIN SONU DEĞİL, SABIRLA VE ONURLA YÜRÜNEN BİR İMTİHAN YOLUDUR

ENGELLİLİK HAYATIN SONU DEĞİL, SABIRLA VE ONURLA YÜRÜNEN BİR İMTİHAN YOLUDUR

ENGELLİLİK HAYATIN SONU DEĞİL, SABIRLA VE ONURLA YÜRÜNEN BİR İMTİHAN YOLUDUR

Engelli olmak; hayatın eksilmesi değil, hayatın başka bir pencereden yeniden öğrenilmesidir. Kimi insan dünyayı gözleriyle görür, kimi insan seslerle, kokularla, dokunuşlarla ve gönlüyle tanır. Bazen bedenin bir sınırı vardır ama insanın hayata, sevgiye, umuda ve inanca açılan kapılarının sınırı yoktur.

Bir engelliyle aynı evde yaşamak, onunla evli olmak, engelli bir çocuğun annesi ya da babası olmak da yalnızca bir sorumluluk değildir. Bu; insanın sabrı, sevgiyi, öfkesini, korkularını ve vicdanını yeniden tanıdığı uzun bir yolculuktur. O evde bazen sessizce akan bir gözyaşı, bazen gecenin bir yarısında edilen bir dua, bazen küçücük bir bağımsızlık adımının getirdiği büyük bir mutluluk vardır.

Bir annenin, görme engelli çocuğunun elinden tutup her yere götürmesi sevgi olabilir. Fakat o çocuğa beyaz bastonunu kullanmayı öğretip bir gün kendi başına markete, okula, işe veya arkadaşının yanına gidebilmesi için cesaret vermek, sevginin daha ileri bir hâlidir. Çünkü gerçek destek, insanın yerine yaşamak değil; insanın kendi hayatını yaşayabilmesi için yanında durmaktır.

Bir baba, çocuğunun önündeki her engeli kaldırmak isteyebilir. Bu çok insani bir duygudur. Fakat hayatın bütün yollarını onun yerine temizlemek mümkün değildir. Asıl görev, çocuğa yolunu bulmayı, düştüğünde yeniden kalkmayı, gerektiğinde yardım istemeyi ve gerektiğinde “Ben bunu kendim yapabilirim.” diyebilmeyi öğretmektir.

Çünkü bağımsızlık, “Kimseye ihtiyacım yok.” demek değildir. Bağımsızlık; ihtiyaç duyduğunda yardım istemeyi bilmek, fakat kendi hayatının kararlarını kendin verebilmek, kendi sorumluluğunu taşıyabilmek ve toplumun içinde onurlu bir birey olarak var olabilmektir.

Bir görme engellinin beyaz bastonuyla kaldırımda ilerlemesi yalnızca birkaç metre yol almak değildir. O baston bazen özgürlüğün, cesaretin ve “Ben de buradayım.” sözünün sessiz imzasıdır. Bir gün kendi başına fırına giden, parasını kendisi ödeyen, otobüsüne kendisi binen, okuluna veya işine kendi başına ulaşan bir engelli bireyin attığı her adım, dışarıdan küçük görünse bile onun dünyasında kocaman bir zaferdir.

Bu yüzden engelli bireyin yerine sürekli konuşmak, onun yerine karar vermek, onun yerine yürümek, onun yerine insanlarla iletişim kurmak her zaman iyilik değildir. Bazen fazla korumak, farkında olmadan insanın kanatlarını kırmaktır.

İslam’ın bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri de insanın değerinin dış görünüşüyle ölçülmemesidir. Abese sûresinin ilk ayetlerinde, görme engelli sahâbî Abdullah İbn Ümmü Mektûm’un yaşadığı olay vesilesiyle, insanlara yaklaşım konusunda son derece güçlü bir ilahî uyarı yer alır. Bu ayetler, toplumda güçlü ve itibarlı görülen kimselere yönelmenin karşısında, samimiyetle hakikati arayan insanın değerini hatırlatır.

Buradan bugünün dünyasına baktığımızda çok açık bir ders çıkar: Görmeyen bir insanı yalnızca göremediği için, yürümekte zorlanan bir insanı yalnızca fiziksel durumuyla, işitmeyen bir insanı yalnızca işitme biçimiyle değerlendiremeyiz. İnsan, sahip olduğu engelden ibaret değildir.

Sabır ise yanlış anlaşılmamalıdır. Sabır; haksızlığa razı olmak, ayrımcılık karşısında susmak, erişilemeyen bir binayı kader deyip geçmek veya insan onurunu inciten davranışları sineye çekmek değildir. Sabır; hakkını ararken kalbini kinle doldurmamak, mücadele ederken ahlakını kaybetmemek ve yaşadığı zorlukların insanlığını elinden almasına izin vermemektir.

Bir engelli birey erişilebilir olmayan bir kaldırımı eleştirdiğinde isyan etmiş olmaz. Bir kamu binasına bağımsız girebilmek istediğinde nankörlük etmiş olmaz. Eğitim, istihdam, ulaşım ve sosyal hayatta eşit fırsat istediğinde haddini aşmış olmaz. Hakkını istemek, Allah’ın verdiği aklı, iradeyi ve insan onurunu kullanmaktır.

Şükür de hiçbir sıkıntıyı yok saymak değildir. Şükür; sahip olduklarımızı fark edebilmek, nefesin kıymetini bilmek, hayatın içinde hâlâ umut bulunduğunu görebilmektir. İnsan hem gözyaşı dökebilir hem şükredebilir. Hem yorulabilir hem sabredebilir. Hem “Bugün çok zorlandım.” diyebilir hem de “Yarın yeniden deneyeceğim.” diyebilir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah, “Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” buyurur. Bu söz, zorluk yaşayan insana yalnız olmadığını hatırlatan güçlü bir tesellidir. Sabır, insanın acısını inkâr etmesi değil; acının içinde bile Rabbine güvenerek yoluna devam edebilmesidir.

Peygamber Efendimiz’in Abdullah İbn Ümmü Mektûm’a yönelik hayatındaki yaklaşımı da engelli bireyin toplumun dışında değil, toplumun tam içinde olduğunu gösteren önemli bir örnektir. Görme engelli olması onun değerini azaltmamış; aksine İslam toplumunda sorumluluk üstlenmesine engel olmamıştır.

Bugün ise bazen en büyük engel, engelli bireyin bedeninde değil, insanların bakışında karşımıza çıkıyor. Bir çocuğun parkta engelli bir çocuk gördüğünde ona garipmiş gibi bakması, bir yetişkinin çocuğunu uzaklaştırması, bir iş yerinin engelli çalışanı yalnızca engeli üzerinden değerlendirmesi, bir ailenin engelli birey adına sürekli karar vermesi; bunların her biri görünmeyen duvarlar oluşturur.

Oysa bir çocuğa verilecek en güzel eğitim şudur: “O senden farklı olabilir ama senden daha az insan değildir. Onun da hayalleri, duyguları, korkuları, sevinçleri ve hedefleri var.”

Bir apartmanda yaşayan görme engelli komşunun kapısını her gördüğümüzde onun yerine her şeyi yapmak yerine, ihtiyacı varsa sormayı öğrenmek gerekir. Bir otobüste engelli bir yolcu gördüğümüzde onun adına karar vermek yerine “Yardım ister misiniz?” diyebilmek gerekir. Çünkü yardımın en güzel hâli, insanın iradesine saygı gösteren yardımdır.

Hayat boyunca karşımıza anlayışsız insanlar da çıkacak. Kaba konuşanlar, küçümseyenler, engelliliği bir eksiklik gibi görenler, insanın sabrını zorlayanlar olacak. Fakat herkesin davranışını değiştiremeyiz; kendi duruşumuzu değiştirebiliriz. Her söze cevap vermek zorunda değiliz. Her tartışmaya girmek zorunda değiliz. Bazen en güçlü cevap, haklı olduğumuzu bilerek yolumuza devam etmektir.

Fakat susmakla sabretmek de aynı şey değildir. Haksızlık karşısında hakkımızı hukuki ve ahlaki yollarla aramak, gerektiğinde sesimizi yükseltmek, yanlışın karşısında doğruyu savunmak da insanın sorumluluğudur. Sabır, mücadeleyi bırakmak değil; mücadeleyi insanlığımızı kaybetmeden sürdürebilmektir.

Bir gün hepimizin bu dünyadan ayrılacağını unutmamak gerekir. Bugün büyüttüğümüz dertlerin birçoğu yıllar sonra küçülecek; bugün önem verdiğimiz birçok şey geride kalacak. Geride kalacak olan ise insanlara nasıl davrandığımız, hangi izleri bıraktığımız ve Rabbimizin huzuruna nasıl bir kalple çıkmaya çalıştığımız olacaktır.

Belki bugün bir engelli birey karanlık bir odada oturup “Ben neden böyleyim?” diye düşünüyor. Belki bir anne çocuğunun geleceği için geceleri sessizce dua ediyor. Belki bir baba, çocuğunun toplumda incinmesinden korkuyor. Belki bir eş, hayat arkadaşının yaşadığı zorlukları paylaşırken kendi içinde sessiz mücadeleler veriyor.

Onlara söylenecek söz şudur: Yorulabilirsin ama umudunu kaybetme. Ağlayabilirsin ama Rabbinden uzaklaşma. Zorlanabilirsin ama kendinden vazgeçme. Hakkını ara, bağımsızlığını koru, elinden geleni yap, sabret ve şükret. Çünkü hayatın bütün kapıları bugün açılmasa bile yarının kapısının anahtarını bugün elinde tutuyor olabilirsin.

Nefes aldığımız sürece hayat devam ediyor. Bir insanın gözleri görmeyebilir ama geleceğini görebilir. Bir insan yürüyemeyebilir ama hedeflerine ulaşabilir. Bir insan işitemeyebilir ama sevgiyi hissedebilir. Bir insan konuşamayabilir ama varlığıyla kocaman cümleler kurabilir.

Asıl mesele, insanın hangi engelle yaşadığı değil; o engelin karşısında insanlığını koruyup koruyamadığıdır.

Rabbim bizlere sabrı acıya teslim olmak değil, güçlenmek olarak; şükrü sahip olduklarımızı fark etmek olarak; merhameti insanın onuruna dokunmadan yardım etmek olarak; bağımsızlığı ise kendi hayatımızın sorumluluğunu taşıyabilmek olarak yaşamayı nasip etsin.

Ve unutmayalım: Hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Bugün bize ağır gelen imtihan, yarın başkasına umut veren bir hikâyeye dönüşebilir. Bu dünyada görevimiz son nefesimize kadar doğru, dürüst, adil, merhametli ve inançlı yaşamaya çalışmaktır.

Çünkü insanın gerçek gücü, hiç düşmemesinde değil; düştüğünde yeniden ayağa kalkmasındadır. Gerçek sabır, hiç üzülmemek değil; üzüldüğü hâlde iyiliğini kaybetmemektir. Gerçek şükür, hiç sıkıntı yaşamamak değil; sıkıntının içinde bile Rabbini unutmamaktır.

Ve gerçek bağımsızlık, başkasının gölgesinde yaşamamak kadar, kendi ışığını başkasının karanlığına teslim etmemektir.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#EngelliHakları #BağımsızYaşam #EngelsizHayat #İnsanOnuru #Erişilebilirlik #SabırVeŞükür #EngelliBireylerinBağımsızlığı #EmpatiVeMerhamet #EşitYaşamHakkı #HayataTutunmak Eylemler var