ENGEL BEDENDE DEĞİL, ZİHİNLERDE BAŞLAR: ERİŞİLEBİLİR BİR TÜRKİYE, ÖNCE İNSANI GÖRMEKLE MÜMKÜNDÜR

ENGEL BEDENDE DEĞİL, ZİHİNLERDE BAŞLAR: ERİŞİLEBİLİR BİR TÜRKİYE, ÖNCE İNSANI GÖRMEKLE MÜMKÜNDÜR

ENGEL BEDENDE DEĞİL, ZİHİNLERDE BAŞLAR: ERİŞİLEBİLİR BİR TÜRKİYE, ÖNCE İNSANI GÖRMEKLE MÜMKÜNDÜR

Bir toplumun gerçek medeniyeti; binalarının yüksekliğiyle, yollarının genişliğiyle veya teknolojisinin gelişmişliğiyle değil, farklılıklarıyla yaşayan insanlarına ne kadar eşit ve onurlu bir hayat sunduğuyla ölçülür. Çünkü insanı geride bırakan bir şehir ne kadar modern görünürse görünsün, vicdanında hâlâ aşılması gereken duvarlar vardır.

Birleşmiş Milletler’in güncel küresel tahminlerine göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sı, yani her altı kişiden biri, önemli düzeyde engellilik yaşamaktadır. Türkiye’de ise kullanılan araştırma ve istatistiklerin kapsamına ve yılına göre farklı oranlar ortaya çıkmaktadır. Geçmiş araştırmalarda yaklaşık yüzde 10 ile yüzde 12,3 arasında tahminlere yer verilmiştir. Bu oranları güncel ve kesin bir nüfus sayımı sonucu olarak değil, farklı dönem ve yöntemlere dayanan tahminler olarak değerlendirmek gerekir.

Fakat hangi oranı esas alırsak alalım, değişmeyen gerçek şudur: Engellilik yalnızca engelli bireylerin meselesi değildir. Aileleri, yakınları, çalışma hayatını, eğitim sistemini, şehirleri, kamu hizmetlerini ve dolayısıyla toplumun tamamını yakından ilgilendiren bir insan hakları konusudur.

Asıl mesele, fiziksel farklılıkların varlığı değil; bu farklılıkların toplum tarafından bir engele dönüştürülmesidir. Bir insanın görmemesi, onun bağımsız yaşamasına engel değildir. Asıl engel, güvenli yürüyebileceği bir çevrenin bulunmamasıdır. Bir insanın tekerlekli sandalye kullanması, onun toplumsal hayattan kopmasını gerektirmez. Asıl engel, erişemediği mekânlardır. İşitme engelli olmak, iletişim kuramamaya mahkûm olmak değildir. Asıl engel, iletişimi yalnızca tek bir biçime sıkıştıran anlayıştır.

İşte bu nedenle erişilebilirlik, sonradan eklenen bir ayrıntı değil, daha ilk çizgi çekilirken düşünülmesi gereken temel bir unsurdur.

Yeni bir yol, kaldırım veya rampa yapılacaksa, o alanı kullanacak engelli bireyler sürecin gerçek paydaşları olmalıdır. Görme engellilerin kullanacağı hissedilebilir yollar, görme engelli kullanıcılarla; rampalar, tekerlekli sandalye kullanan bireylerle; işaret dili hizmetleri, işitme engelli bireylerin deneyimleriyle; dijital kamu hizmetleri ise ekran okuyucu kullanan kişiler tarafından değerlendirilmelidir.

Teknik uzmanlık elbette vazgeçilmezdir. Fakat teknik çizim ile gerçek hayat arasında bazen büyük bir mesafe vardır. O mesafeyi kapatacak olan şey, kullanıcı deneyimidir.

Bir proje yapılmış olabilir; fakat yapılmış olması, doğru yapılmış olduğu anlamına gelmez. Kâğıt üzerinde tamamlanan bir uygulama, sahada bir insanın bağımsızlığını engelliyorsa eksiktir. Bir kaldırımın varlığı değil, güvenle kullanılabilmesi; bir rampanın yapılması değil, gerçekten erişilebilir olması; bir kamu hizmetinin sunulması değil, herkes tarafından kullanılabilmesi önemlidir.

Üstelik erişilebilirlik bir defalık denetimle bitmez. Bugün uygun olan bir güzergâh, yarın yanlış park edilmiş bir araç, bırakılmış bir scooter veya gelişigüzel konulmuş bir eşya nedeniyle kullanılamaz hâle gelebilir. Bu yüzden erişilebilirlik yaşayan, izlenen ve sürekli denetlenen bir sorumluluk olmalıdır.

Burada sivil toplum kuruluşlarına da büyük görev düşmektedir. Engelli haklarını savunan kuruluşların temel ölçüsü; kaç toplantı yaptığı, kaç fotoğraf yayımladığı veya kaç proje açıkladığı değil, engelli bireylerin hayatında hangi somut değişimi oluşturduğudur.

Elbette bütün sivil toplum kuruluşlarını aynı kefeye koymak doğru değildir. Gerçekten sahada emek veren, hak ihlallerini takip eden, çözüm üreten ve engelli bireylerin yanında duran çok değerli kuruluşlar vardır. Onların mücadelesi kıymetlidir. Ancak hak savunuculuğu, yalnızca konuşmak değil; sorun çözülene kadar takip etmek, gerektiğinde eleştirmek ve gerektiğinde yeniden mücadele etmektir.

Engelli bireyler de kendileri hakkında alınan kararların yalnızca konusu değil, karar süreçlerinin aktif öznesi olmalıdır. Çünkü insanın hayatını doğrudan etkileyen bir konuda, o insanın sesini duymadan hazırlanan hiçbir çözüm tam anlamıyla tamamlanmış sayılamaz.

Bugün ekonomik şartların ağırlaştığı, yaşam maliyetlerinin arttığı ve insanların geçim mücadelesinin derinleştiği bir dönemde engelli bireylerin bağımsız yaşam, eğitim, istihdam, ulaşım ve sosyal destek ihtiyaçları daha da büyük önem taşıyor. Sosyal destek elbette değerlidir; fakat hedef, insanları sürekli yardıma muhtaç bırakmak değil, kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilecekleri koşulları güçlendirmek olmalıdır.

Çünkü bağımsızlık bir lütuf değildir. Eşit yaşam bir ayrıcalık değildir. Erişilebilirlik bir iyilik değildir. Bunların tamamı insan onurunun gereğidir.

Bir engelli birey kendisini dışlanmış, çaresiz veya değersiz hissediyorsa, yalnızca onun hayatını değil, toplum olarak kendi vicdanımızı da sorgulamalıyız. Çünkü gerçek engel bazen kaldırımın üzerindeki taş değildir; o taşı görmesine rağmen kaldırmayan anlayıştır. Bazen kapının önündeki basamak değildir; o basamağın arkasında bırakılan insandır.

Bizler fiziksel engellerin değil, kalplerdeki ve zihinlerdeki engellerin asıl sorun olduğunu her fırsatta anlatmaya devam edeceğiz.

Çünkü gerçek engelsiz yaşam; yolların, binaların ve teknolojilerin erişilebilir olmasından önce, insanın insana bakışının erişilebilir hâle gelmesidir.

Ve unutmayalım: Bir insanın önündeki engeli kaldırmak yalnızca onun yolunu açmaz; insanlığın kendi vicdanına giden yolu da açar.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#EngelliHakları #EngelsizYaşam #ErişilebilirTürkiye #BağımsızYaşam #EşitYaşamHakkı #EngelsizŞehirler #HakTemelliYaklaşım #ToplumsalFarkındalık #İnsanOnuru #EngelsizGelecek #Empatiİstasyonu