Allah’ın Sopası Yok: Engellilerin Hakkı, Adalet ve Vicdanın Sınavı

Allah’ın Sopası Yok: Engellilerin Hakkı, Adalet ve Vicdanın Sınavı

Allah’ın Sopası Yok: Engellilerin Hakkı, Adalet ve Vicdanın Sınavı

Allah’ın sopası yok; fakat kul hakkı vardır, vicdan vardır, hukuk vardır, adalet vardır. İnsan bazen yapılan haksızlığın hemen karşılığını görmek ister. “Neden kötüler rahat, neden mazlumlar bu kadar yoruluyor?” diye sorar. Oysa ilahi adalet her zaman bizim beklediğimiz biçimde ve zamanda tecelli etmeyebilir. Sabır, haksızlığa razı olmak değildir; hakkını ararken kalbini kin ve intikamla kirletmeden adaletin peşinden yürüyebilmektir.

Bugün engelli bireylerin yaşadığı sorunlara baktığımızda, artık yalnızca sabırla açıklanabilecek bir tablonun çok ötesinde olduğumuzu görmek gerekir. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, işsizlik, erişilebilirlik sorunları, ulaşım güçlükleri, eğitimde yaşanan eşitsizlikler, sosyal hayata katılımın önündeki engeller ve giderek ağırlaşan yaşam şartları; engelli bireyleri ve ailelerini her geçen gün daha fazla yormaktadır.

Engelli bireyin meselesi yalnızca aldığı maaş değildir. Mesele; insan onuruna yakışır biçimde yaşayabilmek, çalışabilmek, üretebilmek, bağımsızlaşabilmek ve toplumun eşit bir ferdi olabilmektir.

Fakat burada toplumun vicdanını yaralayan önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır.

Bu ülkede aynı anda birden fazla yerden gelir elde eden, farklı görevlerden ücret alan, yüksek kazançlarına yeni kazançlar ekleyen insanların durumlarının nasıl denetlendiği ve bu gelirlerin hangi ölçütlerle değerlendirildiği konusunda toplumda sürekli tartışmalar yaşanırken; ekonomik olarak zaten kırılgan durumda bulunan engelli bireylerin aldığı sosyal desteklerin kesilmesi, şartlarının ağırlaştırılması veya özlük haklarına ilişkin düzenlemelerde mağduriyet yaşamaları ciddi bir adalet sorusu doğurmaktadır.

Buradaki mesele, kimin ne kadar kazandığına bakıp bir başkasının hakkını azaltmak değildir. Asıl mesele, kamu düzeninin ve sosyal politikaların bütün vatandaşlara karşı hakkaniyetli, şeffaf ve ölçülü uygulanmasıdır.

Bir insanın geliri arttıkça yaşam imkânları genişleyebilir. Fakat engelli bireyin zaten sınırlı olan ekonomik gücü daha da azaltıldığında, onun için hayatın birçok kapısı yeniden kapanabilir.

Bir maaşın kesilmesi bazı insanlar için yalnızca bir gelir kaybı olabilir. Fakat bir engelli birey için bu; ulaşım masrafı, yardımcı teknoloji, sağlık giderleri, kişisel bakım, eğitim, iletişim ve bağımsız yaşam için gerekli ihtiyaçların karşılanamaması anlamına gelebilir.

Bu nedenle engelli bireyin sosyal hakkı değerlendirilirken yalnızca rakamlara değil, hayatın gerçeklerine de bakılmalıdır.

Yanlış olan, engelli bireyin çalışmak istediğinde önüne engeller çıkarmaktır.

Yanlış olan, sınava giren, puan alan ve kamu görevine atanmayı bekleyen insanların yıllarca belirsizlik içinde bırakılmasıdır.

Yanlış olan, erişilebilir olmayan kaldırımların, binaların, hastanelerin, toplu taşıma sistemlerinin ve kamu hizmetlerinin engelli bireyin bağımsızlığını sürekli olarak sınırlamasıdır.

Yanlış olan, engelli bireyin ailesine veya çevresindeki insanların insafına mahkûm edilmesidir.

Yanlış olan, hakların kâğıt üzerinde var olup günlük hayatta karşılığının bulunmamasıdır.

Doğru olan ise engelli bireyin çalışmak istediğinde çalışabilmesinin önündeki engelleri kaldırmaktır.

Doğru olan, sınavların yalnızca yapılması değil, liyakat ve hakkaniyet temelinde sonuçlandırılmasıdır.

Doğru olan, sosyal yardımların insanı bağımlı hâle getiren bir sistem olarak değil, insanın bağımsızlaşmasını destekleyen bir güvence olarak görülmesidir.

Doğru olan, erişilebilirliği bir tabela veya birkaç rampadan ibaret görmemektir.

Doğru olan, engelli bireyin evinden çıktığı andan itibaren kaldırımıyla, ulaşımıyla, hastanesiyle, iş yeriyle, okuluyla ve sosyal hayatıyla gerçekten erişilebilir bir çevrede yaşayabilmesidir.

Çünkü Türkiye’de engelli hakları yalnızca iyi niyet cümlelerinden ibaret değildir. Anayasa, 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri engelli bireylerin eşitlik, ayrımcılık yasağı, erişilebilirlik ve toplumsal yaşama katılımına ilişkin önemli güvenceler içermektedir.

Ancak bir hakkın kanunda yazılı olması başka, o hakkın hayatın içinde kullanılabilmesi başkadır.

Bir engelli birey hastaneye tek başına giremiyorsa, erişilebilirlik sorunu vardır.

Bir görme engelli birey kamu binasında yönünü bulamıyorsa, erişilebilirlik sorunu vardır.

Bir engelli genç eğitimini tamamladığı hâlde iş bulamıyorsa, istihdam sorunu vardır.

Bir kişi sınava girip gerekli şartları yerine getirdiği hâlde yıllarca atama bekliyorsa, kamu politikalarının ve istihdam süreçlerinin sorgulanması gerekir.

Bir engelli bireyin sosyal desteği kesildiğinde temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hâle geliyorsa, sosyal koruma sisteminin insan hayatındaki gerçek etkisi yeniden değerlendirilmelidir.

Fakat bütün bunların yanında engelli toplumunun kendi içinde de yüzleşmesi gereken bir gerçek vardır.

Bizi zayıflatan yalnızca dışarıdaki engeller değildir; zaman zaman kendi içimizdeki bölünmeler de mücadelemizi güçsüzleştirmektedir.

Dernekler, gruplar, şehirler, kişiler, görüşler ve farklı mücadele yöntemleri arasında sürekli ayrışmak; ortak meselelerde ortak ses çıkaramamamıza neden olduğunda, bundan en çok engelli bireylerin hak mücadelesi zarar görür.

Birbirimizin başarısını küçümsemek, birbirimizin mücadelesini değersiz görmek, “benim sorunum daha önemli” anlayışına kapılmak ve kişisel kırgınlıkları ortak davanın önüne geçirmek, hak arama gücümüzü azaltır.

Atalarımız boşuna “Birlikten kuvvet doğar.” dememiştir.

Engelli bireyler bu sözü yeniden hatırlamalıdır.

Bir görme engellinin sorunu yalnızca görme engellinin sorunu değildir.

Bir ortopedik engellinin erişilebilirlik mücadelesi yalnızca onun mücadelesi değildir.

İşitme engelli bireyin iletişim hakkı yalnızca işitme engellilerin meselesi değildir.

Otizmli bireyin eğitim ve sosyal yaşama katılım hakkı yalnızca ailesinin sorunu değildir.

Çünkü bugün birimizin hakkı geriye giderse, yarın başka birimizin hakkı aynı yoldan geri çekilebilir.

Bu nedenle farklılıklarımızı inkâr etmeden ortak haklarımızda birleşmek zorundayız.

Birbirimizin sesini kısmak yerine birbirimizin sesine ses olmalıyız.

Birbirimizin önüne geçmek yerine aynı yolda yan yana yürümeliyiz.

Çünkü hak mücadelesi, tek kişinin omuzunda taşınamayacak kadar ağır; birlik olduğumuzda ise taşınamayacak kadar güçlü değildir.

Engelli bireylerin istediği ayrıcalık değildir.

İstenen; eşitliktir.

İstenen; erişilebilirliktir.

İstenen; adil istihdamdır.

İstenen; emeğin karşılığını alabilmektir.

İstenen; sosyal güvenliktir.

İstenen; bağımsız yaşamdır.

İstenen; aileye mahkûm olmadan hayat kurabilmektir.

İstenen; insan yerine konulmak değil, zaten insan olduğunun gerektirdiği haklara eksiksiz biçimde sahip olabilmektir.

Allah, kitap ve Kur’an diyerek merhametten söz etmek kolaydır. Asıl mesele, merhametin sözden çıkıp adalete dönüşmesidir.

Bir engelli bireyin hakkını korumak, ona acımak değildir.

Bir engelli bireyin bağımsız yaşamasını sağlamak, ona lütuf sunmak değildir.

Bir engelli bireyin işe girmesini sağlamak, ona iyilik yapmak değildir.

Bir engelli bireyin erişilebilir bir çevrede yaşamasını sağlamak, ona ayrıcalık tanımak değildir.

Bunların tamamı insan onurunun ve eşit yurttaşlığın gereğidir.

Artık engelli bireyler yalnızca “sabredin” denilmesini istemiyor.

Çünkü sabır, hakkın yerine geçmez.

Dua, hukukun yerine geçmez.

Merhamet, sosyal devletin yerine geçmez.

Yardım, eşitliğin yerine konulamaz.

Engelli bireyin yaşam hakkı, ekonomik güvenliği, bağımsızlığı ve toplumsal yaşama katılımı birilerinin vicdanına bırakılmayacak kadar değerlidir.

Allah’ın sopası yoktur; fakat kul hakkı vardır.

İnsanların vicdanı vardır.

Hukukun hükmü vardır.

Devletin sorumluluğu vardır.

Ve adaletin bir ölçüsü vardır.

Öyleyse artık mesele engelli bireylerden daha fazla sabır istemek değil, onların hayatını zorlaştıran engelleri kaldırmaktır.

Artık engelli bireyleri birbirinden ayırmak değil, ortak haklarda birleştirmektir.

Artık engelli bireyin ailesine, komşusuna, arkadaşına veya yabancı insanların insafına mahkûm olmadığı bir yaşam düzeni kurmaktır.

Gerçek adalet, engelli bireyin kapısına yardım götürmekten önce onun kendi kapısından bağımsız çıkabilmesini sağlamaktır.

Gerçek merhamet, engelli bireye acımak değil; onun önündeki engelleri kaldırmaktır.

Gerçek eşitlik ise bir insanın engeli nedeniyle hayat boyunca başkalarının vicdanına mahkûm edilmediği bir toplum kurmaktır.

Çünkü herkes için adalet istiyorsak, önce en kırılgan olanın hakkını korumayı öğrenmeliyiz.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#EngelliHakları
#EngelsizTürkiye
#EşitYaşamHakkı
#Engelliİstihdamı
#Erişilebilirlik
#BağımsızYaşam
#SosyalAdalet
#HakVeHukuk
#BirliktenKuvvetDoğar
#İnsanOnuru