Aslında kim engelli sizce

Aslında kim engelli sizce

GÖRMEYENİN ÇIĞLIĞI, DUYMAYANIN SESSİZ FERYADI VE YÜRÜYEMEYENİN GÖLGESİ:
ASLINDA KİM ENGELLİ?

Bak şimdi… Şehir ışıl ışıl görünüyor ya hani, süslü tabelalar, pırıl pırıl caddeler… Ama o ışıkların altında karanlık bir hakikat gizleniyor: İnsanlar büyüyor, binalar büyüyor, yollar büyüyor… ama gönüller küçülüyor. Beton çoğalıyor ama merhamet eksiliyor. Bir engelli bireyin hayatı zorlaşmıyor aslında; o hayatı zorlaştıran bakışlar, duyarsızlıklar, “bana ne”lerle örülmüş duvarlar… Asıl engel, bacakta değil zihinde, kulakta değil duyarlılıkta, gözde değil görmezliktedir.

Görme engelli bir kardeşimi düşün… Sabah evden çıkıyor, bastonuyla yol arıyor.
Ama yol ne?
Bir yerde dükkânın dışarı taşan masaları, bir yerde arabanın kapısı, bir yerde kaldırıma çökmüş bir egzoz dumanı, bir yerde de “süs olsun” diye döşenmiş ama işe yaramayan sarı çizgiler…
Adam adeta mayın tarlasında ilerliyor.
Yahu bir şehir, görmeyenin yoluna göre düzenlenmiyorsa; o şehir ne kadar ışıklı olursa olsun, aslında zifiri karanlıktır. Bir görme engelli kendi başına yürüyebildiği gün, işte o gün şehir adam olur, o gün medeniyet ortaya çıkar.

Bir de işitme engelli kardeşime bak…
Kamu kurumuna gidiyor, derdini anlatacak.
Görevli ağzını oynatıyor ama yüzünde “çabuk anlasana” sabırsızlığı, el hareketlerinde huzursuzluk…
Üç kelimeyi sadeleştirmek zor geliyor, bir dakikalık empati zor geliyor.
Halbuki iki personel işaret dili bilse, bir ekran yönlendirme yapsa, bir uygulama ile işlem sırası gösterse…
O kardeşimin dünyası değişecek.
İşitme engellinin acısı duymamakta değil; derdini anlatamadığında yüzüne çarpan o görünmez duvarlardadır.
Koskoca şehirler inşa ediyoruz ama bir insana kulak verecek kadar yer açamıyoruz.

Bir de tekerlekli sandalyedeki şu küçücük çocuğu düşün…
Evin kapısına kadar gelip geri dönen umutlarını düşün.
Bir annenin merdiven görünce iç çeke çeke çocuğunu kucağına almaya çalışmasını düşün.
Bir babanın rampasız kaldırım yüzünden başka sokağa mecburen yönelmesini düşün.
Bu mudur modernlik? Bu mudur gelişmişlik?
Asıl engelli o çocuk değil; rampayı “lütuf” sanan zihniyettir.

Hatta daha ağır bir soru var:
“Sen o rampayı yapmadığın için o çocuğun kaç gününü, kaç sevincini, kaç gülüşünü çaldın?” Bu soru insanın ciğerini deler. Ama sorulması gerekir.
Çünkü koltukta oturup hizmet ettiğini sananlar, bazen en çok engeli kendileri koyar.
Makam büyür, egolar şişer ama vicdan küçülürse orada hizmet olmaz, orada sadece görüntü olur.

Engelli bireyler toplumun yükü değil; toplumun vicdanıdır.
Görme engellinin bastonu bu şehrin nabzına vurur.
İşitme engellinin sessizliği, bizim gürültülü hoyratlığımızı yüzümüze tokat gibi çarpar.
Yürüyemeyen bir çocuğun gözyaşı, belki de kibirle büyüyenlerin dünyasını küçültmek için gönderilmiş bir sınavdır.

Bir şehir, en zayıfını koruduğunda büyür.
Bir kurum, kapısından en dezavantajlısı girince saygın olur.
Bir toplum, engellinin elini tuttuğunda insan olur.

Ve en son soruyu herkes kendi içine sormalı:
Engelli kim?
Görmeyen mi, duymayan mı?
Yoksa görmezden gelip duymayan biz mi?

Engelli Hak Savunucusu Rehber Koordinatör Bağımsız Yaşam Koçu Milli Yüzücü Yazar Bilgisayar Yazılımcısı Şair SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ