BİR ÖMÜR GEÇİM DERDİ

BİR ÖMÜR GEÇİM DERDİ

BİR ÖMÜR GEÇİM DERDİ

Sabah gözünü açıyorsun.

Daha yataktan kalkmadan zihninde aynı hesap başlıyor:

Kira ne kadar?

Faturalar ne kadar?

Markete ne kalacak?

Ulaşım ne olacak?

Çocuğun okul masrafı nasıl karşılanacak?

Ya ay sonuna kadar para yetmezse?

Ve insan daha güne başlamadan yoruluyor.

Çünkü artık Türkiye’de hayat yalnızca çalışmakla değil, hesap yapmakla da geçiyor.

İnsanlar bugün yalnızca para kazanmanın değil, kazandığı parayla ayakta kalabilmenin mücadelesini veriyor.

Bir tarafta kira.

Bir tarafta mutfak.

Bir tarafta faturalar.

Bir tarafta ulaşım.

Bir tarafta eğitim.

Bir tarafta sağlık.

Bir tarafta borçlar…

Ve bütün bunların ortasında, hayatını sürdürebilmeye çalışan milyonlarca insan.

Bir Eve Girmek İçin Daha Kapı Açılmadan Borç Başlıyor

Bir ev bulduğunu düşünün.

Uzun zamandır arıyorsun.

Sonunda bütçene uygun bir ev buluyorsun.

Ama evin kirasını ödemek yetmiyor.

Bir kira peşin.

Bir kira depozito.

Bir kira emlak komisyonu.

Nakliye.

Elektrik, su, doğal gaz ve internet abonelikleri.

Eksik eşya.

Mutfak ihtiyaçları.

Temizlik malzemeleri.

Perde, halı, yatak, masa, sandalye…

Daha evin kapısından doğru dürüst içeri girmeden ciddi bir başlangıç maliyeti ortaya çıkıyor.

Örneğin 20 bin liralık bir ev için yalnızca bir kira, bir depozito ve bir kira tutarında emlak komisyonu bile 60 bin liraya ulaşabiliyor.

Buna nakliye ve diğer zorunlu giderler eklendiğinde, insanın cebinden daha ilk günlerde 80-100 bin lira veya daha fazlası çıkabiliyor.

Sonra asıl soru geliyor:

“Peki bundan sonra her ay bu kirayı nasıl ödeyeceğim?”

İşte hayatın en ağır tarafı burada başlıyor.

Çünkü insan bir eve taşınırken yalnızca eşya taşımıyor.

Hayatını taşıyor.

Borçlarını taşıyor.

Endişelerini taşıyor.

Çocuklarının geleceğini taşıyor.

Ve bazen bütün bunları tek bir maaşın üzerine yüklüyor.

Market Arabası Değil, İnsanların Umudu Küçülüyor

Marketin kapısından girerken insanın elinde liste oluyor.

Ama kasaya yaklaşırken liste değişiyor.

Çünkü bazı ürünlerin yanına sessizce çizgi çekiliyor.

“Bunu bu ay almayalım.”

“Bunu gelecek aya bırakalım.”

“Şimdilik bunun daha ucuzunu alalım.”

“Çocuklar ister ama sonra alırız.”

Bir zamanlar temel ihtiyaç olan bazı ürünler, bugün bütçenin kaldırabileceği ölçüde alınmaya çalışılıyor.

Etin kilosu hesaplanıyor.

Peynirin gramı hesaplanıyor.

Sebzenin fiyatı karşılaştırılıyor.

Temizlik ürününün daha ucuzu aranıyor.

Ve bazen insanın en büyük ekonomik başarısı, ayın son gününde mutfağın tamamen boş kalmasını engellemek oluyor.

Bu, yalnızca alışveriş alışkanlığının değişmesi değildir.

Bu, hayat standardının değişmesidir.

Ulaşım da Ayrı Bir Yük

İşe gitmek için para gerekiyor.

Okula gitmek için para gerekiyor.

Hastaneye gitmek için para gerekiyor.

Bir yakını ziyaret etmek bile artık bütçeden pay istiyor.

Toplu taşıma kullanan vatandaş her gün ayrı bir hesap yapıyor.

Özel araç kullanan yakıtı, bakım masrafını, sigortayı, vergiyi ve diğer giderleri düşünüyor.

Şehirlerarası yolculuk yapmak ise birçok aile için artık önceden planlanması gereken ciddi bir harcamaya dönüşebiliyor.

İnsan bazen bir yere gitmek istemediği için değil, gitmenin maliyetini karşılayamadığı için evinde kalıyor.

Engelli Bireyin Hayatı Daha Bir Başka Hesap

Bir de hayatı zaten başkalarından daha fazla engelle karşılaşan insanlar var.

Engelli birey için ulaşım yalnızca ulaşım değildir.

Erişilebilir bir araç bulmak, uygun bir güzergâh kullanmak, gerektiğinde yardımcı bir ekipmana ihtiyaç duymak, sağlık ve bakım giderlerini karşılamak, eğitim ve istihdam olanaklarına ulaşabilmek başlı başına ayrı bir mücadeledir.

Bir engelli birey için bazı masraflar tercih değildir.

Zorunluluktur.

Tekerlekli sandalye, beyaz baston, işitme cihazı, yardımcı teknolojiler, özel eğitim, bakım ihtiyacı veya erişilebilir ulaşım gibi konular birçok aile için bütçenin üzerinde ciddi baskı oluşturabilir.

Bir de çalışmak isteyen engelli bireylerin önündeki istihdam engelleri düşünüldüğünde mesele yalnızca gelir değildir.

Mesele, bağımsız bir hayat kurabilme meselesidir.

Engelli bireyin hakkı yalnızca hayatta kalmak değildir.

O da çalışmak, üretmek, sosyal hayata katılmak, evlenmek, aile kurmak, seyahat etmek ve kendi hayatına dair karar verebilmek ister.

Emeklilik Dinlenmek Değil, Yeniden Hesap Yapmak Olmamalı

Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, hayatını ülkesine ve ailesine adamış emekliler de bugün hayatın ağır yükleriyle karşı karşıya.

Emeklilik, insanın ömrünün sonunda biraz nefes alacağı dönem olmalı.

Fakat birçok emekli için emeklilik, yeni bir hesap dönemi hâline gelebiliyor.

“Kirayı nasıl ödeyeceğim?”

“İlaç ve sağlık giderlerimi nasıl karşılayacağım?”

“Elektrik ve doğal gazı nasıl ödeyeceğim?”

“Torunuma bir şey almak istiyorum, ama bütçem yeter mi?”

Bu sorular insanın yaşını değil, hayatın ağırlığını hatırlatıyor.

Bir insan yıllarca çalışmış olabilir.

Ama emekliliğinde temel ihtiyaçlarını karşılamak için hâlâ endişe ediyorsa, burada yalnızca ekonomik değil, sosyal bir mesele de vardır.

Çocuk Büyütmek Değil, Geleceği Taşımak

Anne ve babaların sırtındaki yük de her geçen gün büyüyor.

Çocuğunun iyi eğitim almasını istiyorsun.

İyi beslenmesini istiyorsun.

İyi giyinmesini istiyorsun.

Sağlıklı olmasını istiyorsun.

Gelecekte kimseye muhtaç olmadan ayakta durmasını istiyorsun.

Ama bütün bunların karşısında sürekli artan giderler duruyor.

Okul masrafı.

Servis.

Kırtasiye.

Giyim.

Beslenme.

Sağlık.

Sosyal ihtiyaçlar.

Eğitim giderleri.

Çocuk büyüdükçe masraf da büyüyor.

Ve bazı anne babalar çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamadıklarında yalnızca parasızlık yaşamıyor.

Vicdanlarında da ağır bir yük taşıyor.

Oysa bir anne babanın çocuğuna verebileceği en değerli şeylerden biri, “Merak etme, ben yanındayım.” diyebilmektir.

Fakat ekonomik sıkıntı insanın yalnızca cebini değil, psikolojisini de zorladığında bu cümleyi söylemek bile bazen güçleşiyor.

Peki Gençler Nasıl Hayat Kursun?

Gençlere sürekli gelecekten söz ediyoruz.

Ama o geleceğin kapısını açacak anahtarın maliyetini de görmezden gelemeyiz.

Bir genç çalışıyor.

Kira pahalı.

Ev eşyası pahalı.

Düğün masrafı pahalı.

Ulaşım pahalı.

Gıda pahalı.

Faturalar yüksek.

Sonra gençten evlenmesi, çocuk sahibi olması ve geleceğe umutla bakması bekleniyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Bir insan kendi hayatını kurmakta zorlanırken, nasıl rahatlıkla aile kurmayı düşünsün?

Bir çift iki maaşla bile ay sonunu hesaplıyorsa, çocuk sahibi olma kararını nasıl yalnızca duygularıyla verebilsin?

İnsanlar çocuk istemediğinden değil, çocuklarının geleceğini güvence altına alamamaktan korkuyor olabilir.

Bu korkuyu küçümsemek yerine anlamak gerekiyor.

Hayatın Bir De Görünmeyen Faturası Var

Bütün bunların bir de kimsenin market fişinde göremediği tarafı var.

Psikolojik yorgunluk.

Sürekli hesap yapmanın verdiği stres.

Gelecek kaygısı.

Borç baskısı.

İşini kaybetme korkusu.

Kirasını ödeyememe korkusu.

Çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayamama korkusu.

Yaşlı anne babasına destek olamama endişesi.

Hastalanırsam ne yaparım düşüncesi.

İnsan bazen hiçbir şey olmamış gibi görünür.

İşe gider.

Güler.

Konuşur.

Telefonuna bakar.

Arkadaşlarıyla sohbet eder.

Ama zihninin bir köşesinde aynı hesap dönmeye devam eder:

“Bu ay nasıl çıkacağım?”

İşte hayatın görünmeyen faturası budur.

İnsan bedenen çalışırken zihnen de sürekli mücadele eder.

Bir süre sonra yorgunluk yalnızca bedende değil, insanın ruhunda birikmeye başlar.

Kâğıt Üzerindeki Rakamlar ile Mutfağın Gerçeği Aynı Şey Değildir

Ekonomik göstergeler, tablolar, oranlar ve istatistikler elbette önemlidir.

Fakat vatandaşın gerçek hayatını yalnızca kâğıt üzerindeki rakamlarla anlatmak mümkün değildir.

Çünkü hayat istatistik tablosunda yaşanmıyor.

Hayat markette yaşanıyor.

Hayat kira sözleşmesinde yaşanıyor.

Hayat fatura ödeme ekranında yaşanıyor.

Hayat toplu taşıma kartında yaşanıyor.

Hayat emeklinin cüzdanında, engelli bireyin ihtiyaçlarında, öğrencinin çantasında, anne babanın mutfak hesabında yaşanıyor.
Bir rakam kâğıt üzerinde olumlu görünebilir.

Ama vatandaş o rakamın karşılığını kendi hayatında hissedemiyorsa, onun için gerçek olan yine yaşadığı hayattır.

Çünkü insanın cebindeki para, kâğıt üzerindeki bir veri değil; bir ay boyunca ailesini ayakta tutmaya çalışan gerçek bir hayat meselesidir.

İnsanlar Lüks Değil, Normal Bir Hayat İstiyor

Kimse herkesten fazla kazanmak zorunda değil.

Kimse lüks içinde yaşamak zorunda değil.

Kimse her yıl tatile çıkmak zorunda değil.

İnsanların büyük bir bölümü yalnızca normal bir hayat istiyor.

Başını sokabileceği bir ev.

Ödeyebileceği bir kira.

Doyurabileceği bir sofra.

Çocuğuna verebileceği iyi bir eğitim.

Karşılayabileceği sağlık giderleri.

Ulaşabileceği bir şehir.

Güvenle yaşayabileceği bir mahalle.

Yaşlandığında huzurla oturabileceği bir emeklilik.

Engelli olduğunda bağımsız yaşayabileceği erişilebilir bir hayat.

Çalıştığında emeğinin karşılığını alabilmek.

Ve ayın sonunda cebinde hiç para kalmasa bile en azından “Bu ay da geçecek.” diyebilecek bir güven duygusuna sahip olmak.

İnsanların istediği aslında çok büyük değil.

İnsanların istediği, insan gibi yaşayabilmek.

Bu Bir İsyan Değil, Biriken Bir Çığlık

Bugün sokakta yürüyen insanların büyük bölümünün içinde anlatamadığı bir hikâye var.

Kimi kirayı düşünüyor.

Kimi emekli maaşını.

Kimi çocuğunun eğitimini.

Kimi engelli bireyin ihtiyaçlarını.

Kimi borcunu.

Kimi işini.

Kimi hastalığını.

Kimi geleceğini.

Kimi de bütün bunların altında ezilmeden nasıl ayakta kalacağını.

Ve insanlar çoğu zaman susuyor.

Çünkü herkesin kendi derdi var.

Herkes bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışıyor.

Fakat sessizlik, sorunların olmadığı anlamına gelmiyor.

Bazen sessizlik yalnızca insanın yorulduğunu gösteriyor.

Bugün Türkiye’nin farklı şehirlerinde farklı hayatlar yaşanıyor olabilir.

Ama geçim mücadelesinin dili çoğu yerde aynı:

“Yetmiyor.”

Ve bu kelime, milyonlarca insanın hayatında yalnızca ekonomik bir ifadeye değil, giderek büyüyen bir psikolojik yüke dönüşüyor.

Çünkü insan sürekli hesap yaparak yaşamak istemez.

Sürekli korkarak yaşamak istemez.

Çocuğunun geleceğini düşünürken geceleri uykusuz kalmak istemez.

Emekli olduğunda geçim derdine düşmek istemez.

Engelli olduğunda hayatın zaten var olan engellerine bir de ekonomik engellerin eklenmesini istemez.

Çalıştığı hâlde yoksullaşmak istemez.

Yaşamak ister.

Sadece yaşamak değil…

İnsanca yaşamak ister.

Belki de bugün en çok hatırlamamız gereken gerçek budur:

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca rakamlarla değil, insanlarının yüzündeki huzurla ölçülür.

Bir anne çocuğunun geleceğinden korkmuyorsa,

bir genç hayat kurabileceğine inanıyorsa,

bir emekli yarını düşünürken endişelenmiyorsa,

bir engelli birey başkalarına muhtaç olmadan yaşayabileceğine güveniyorsa,

çalışan insan emeğinin karşılığını alabiliyorsa,

o zaman toplum gerçekten nefes alıyor demektir.

Çünkü mesele yalnızca ekonominin büyümesi değildir.

Mesele, insanın o büyümenin içinde kendisine bir hayat bulabilmesidir.

Ve bugün insanların en büyük ihtiyacı belki de tam olarak budur:

Daha fazla tüketmek değil.

Daha fazla kazanmak bile değil.

Güvenle yaşayabileceği, çocuklarına umutla bakabileceği ve yarınından korkmayacağı bir hayat…

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#HayatPahalılığı #GeçimMücadelesi #VatandaşınSesi #VatandaşınÇığlığı #İnsancaYaşam #EkonomikZorluklar #KiraSorunu #AlımGücü #AsgariÜcret #EmekliHakları #EngelliHakları #GençlerinGeleceği #AileVeGeçim #YaşamMaliyeti #ToplumsalYorgunluk #UmutluBirGelecek