
ASIL ENGEL, İNSANIN İÇİNDEKİ KARANLIKTIR
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini başkalarıyla kıyaslayarak değerli olduğunu sanmasıdır.
Kıskançlığını kıskandırarak, değersizliğini başkasını değersizleştirerek, yetersizliğini küçümseyerek, eksikliğini suçlayarak kapatmaya çalışan insanlar vardır.
Çünkü insan bazen kendi yarasına bakmaya cesaret edemez.
Kendi içindeki boşluğu görmekten korkar.
Kendi yetersizliğiyle yüzleşmek yerine başkasının değerini azaltır. Kendi başarısızlığını kabullenmek yerine başarılı olanı küçümser. Kendi özgüvensizliğini saklamak için başkasının özgüvenine saldırır.
Ama insan şunu unutmamalıdır:
Başkasının ışığını söndürmek, senin karanlığını aydınlatmaz.
Bir başkasını küçültmek, seni büyütmez.
Bir insanı değersiz göstermek, senin değerini artırmaz.
Sadece içindeki boşluğu biraz daha görünür hâle getirir.
Kendisiyle barışamayan insan, çoğu zaman çevresiyle savaşır.
Kendi özünü kabullenemeyen insan, başkalarının hayatında kusur arar.
Kendi eksikliğine bakamayan insan, başkasının eksikliğini büyüteçle inceler.
Çünkü aynaya bakmak cesaret ister.
İnsanın kendi yüzüne değil, kendi karakterine bakması daha da büyük cesaret ister.
Bugün engelli bireylerin yaşadığı birçok sorunun altında da yalnızca fiziksel engeller yoktur.
Asıl ağır olan, insanların zihninde kurduğu görünmez engellerdir.
Bir görme engelli beyaz bastonuyla kendi başına yürüdüğünde hâlâ şaşıran bir toplum düşünün.
Bir engelli birey kendi işini bağımsız biçimde yaptığında onu takdir etmek yerine “Nasıl yapıyor?” diye hayret eden bir anlayış düşünün.
Bir engelli sporcu yıllarca çalışıp madalya kazandığında başarısını konuşmak yerine “Engelli olduğu hâlde bunu nasıl başardı?” diye soran bir zihniyet düşünün.
İşte sorun tam olarak burada başlıyor.
Çünkü o cümlenin içinde bile gizli bir önyargı vardır.
Sanki engelli olmak, başarıya engelmiş gibi…
Sanki engelli bireyin bir şey başarması olağanüstü, engelsiz bireyin başarması ise normalmiş gibi…
Oysa mesele engelli olmak değildir.
Mesele, insanın kendisine verilen imkânları nasıl kullandığıdır.
Bir insanın görmemesi onun aklını görmez hâle getirmez.
Bir insanın yürümemesi onun iradesini durdurmaz.
Bir insanın duymaması onun hayallerini susturmaz.
Bir insanın herhangi bir engelinin bulunması, onun yeteneklerini yok etmez.
Fakat toplumun önyargıları, bazen bir insanın önüne fiziksel bir duvardan çok daha ağır bir duvar koyabilir.
“Sen yapamazsın.”
“Sen bunu anlayamazsın.”
“Sen bu işi beceremezsin.”
“Senin için zor.”
“Senin yerine ben yapayım.”
İlk bakışta yardım gibi görünen bazı cümlelerin içinde bile insanın bağımsızlığını küçümseyen bir anlayış saklı olabilir.
Oysa gerçek destek, bir insanın hayatını onun elinden almak değildir.
Gerçek destek, kendi hayatını kendisinin yaşayabilmesi için önünü açmaktır.
Çünkü bağımsızlık bir lüks değildir.
Saygı bir iyilik değildir.
Eşitlik bir lütuf değildir.
Bunlar insan olmanın temel gereğidir.
Engelli bireyin erişilebilir bir binaya girebilmesi ayrıcalık değildir.
Toplu taşımayı bağımsız kullanabilmesi ayrıcalık değildir.
Eğitim alabilmesi ayrıcalık değildir.
Çalışabilmesi ayrıcalık değildir.
Spor yapabilmesi ayrıcalık değildir.
Kendi parasını kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanabilmesi ayrıcalık değildir.
Bunlar olması gerekenlerdir.
Bir insanın hakkını kullanabilmesi için sürekli birilerinden merhamet beklemek zorunda bırakılması ise asıl toplumsal engeldir.
Ve ne yazık ki bazı insanlar, engelli bireyin hakkını savunurken bile ona acıyarak yaklaşır.
Oysa acımak başka, anlamak başkadır.
Acımak insanı küçültebilir.
Anlamak ise insanı güçlendirir.
Ben bir engelli bireyin acınacak biri olduğunu düşünmüyorum.
Ben onun hakkının teslim edilmesi gereken bir insan olduğunu düşünüyorum.
Çünkü engelli bireyin ihtiyacı acınmak değil, eşit görülmektir.
Elbette engelsiz bireylerin de hayatın içinde kendi mücadeleleri vardır.
Hiç kimsenin hayatı kusursuz değildir.
Fakat bedeninde görünür bir engel bulunmaması, insanın zihinsel ve ahlaki olarak engelsiz olduğu anlamına gelmez.
Bazı insanların gözleri görür ama başkasının hakkını görmez.
Kulakları duyar ama haksızlığın sesini duymaz.
Dilleri konuşur ama doğru yerde susar.
Ayakları yürür ama doğru tarafa adım atmaz.
Ve bazıları hiçbir fiziksel engeli olmadığı hâlde kendi egosunun, kıskançlığının, korkusunun ve çıkarının içinde ömür boyu hapsolur.
İşte insanın asıl engeli bazen budur.
Kendi nefsine yenilmek.
Kendi öfkesini yönetememek.
Kendi kıskançlığını fark edememek.
Kendi yanlışını kabul edememek.
Kendi çıkarı uğruna başkasının hakkını görmezden gelmek.
Sonra bütün bunlara bir isim bulup “Ben böyleyim.” demek.
Hayır.
Bu karakter değil.
Bu, çoğu zaman insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçışıdır.
Çünkü karakter, insanın istediğini yapabilmesi değil; istediği her şeyi yapabilecek gücü varken doğru olanı seçebilmesidir.
Kızgınken kırmamaktır.
Güçlüyken ezmemektir.
Yetkiliyken zulmetmemektir.
Başarılıyken kibirlenmemektir.
Bir başkasının başarısını gördüğünde içinden yükselen kıskançlığı fark edip onu düşmanlığa dönüştürmemektir.
Çünkü insanın gerçek sınavı, başkasının başarısıyla karşılaştığında başlar.
Senin yanında biri yükseldiğinde onu aşağı çekmek istiyorsan, sorun onun yüksekliğinde değil, senin kendi yerinden memnun olmayışındadır.
Bir engelli birey senden daha başarılı olduğunda rahatsız oluyorsan, sorun onun başarısı değildir.
Onun bağımsızlığı seni rahatsız ediyorsa, sorun onun özgürlüğü değildir.
Onun aldığı bir hakkı kendine yapılmış bir haksızlık gibi görüyorsan, belki de asıl sorgulaman gereken şey kendi adalet anlayışındır.
Çünkü hak, paylaştırılınca azalan bir şey değildir.
Bir engelli bireyin kazandığı hak, engelsiz bireyin kaybı değildir.
Bir insanın erişilebilir bir ortamda yaşayabilmesi, diğer insanın özgürlüğünü azaltmaz.
Tam tersine, daha adil bir toplum herkesin hayatını daha güvenli ve daha insanca hâle getirir.
Fakat bencillik bunu anlamak istemez.
Bencillik hep “Ben ne kazanacağım?” diye sorar.
Vicdan ise “Karşındaki ne yaşıyor?” diye sorar.
İşte insanı insan yapan fark burada ortaya çıkar.
Herkes iyi olduğunu söylüyor.
Herkes kendisini haklı görüyor.
Herkes kötülüğü başkasının içinde arıyor.
Ama insanın kendisine sorması gereken soru çok daha ağırdır:
“Ben, başkasının hayatına ne katıyorum?”
Çünkü “Ben kimseye zarar vermiyorum.” demek, iyi insan olmak için her zaman yeterli değildir.
Bir insanın hayatına ışık olmuyorsan, en azından onun ışığını söndürme.
Bir insanın yükünü taşıyamıyorsan, bari omzuna yeni bir yük koyma.
Bir insanın mücadelesini anlayamıyorsan, bari onu küçümseme.
Bir engelli bireyin hayatını bilmiyorsan, onun yerine karar verme.
Onun adına konuşma.
Onun yapabileceklerini sen belirleme.
Çünkü bazen en ağır engel, insanın önündeki merdiven değil; karşısındaki insanın “Sen bunu yapamazsın.” diyen bakışıdır.
Ve bazen bir insanın hayatını değiştirmek için büyük şeyler yapmak gerekmez.
Bir rampanın önünü kapatmamak yeterlidir.
Bir otobüs durağındaki erişilebilir alanı işgal etmemek yeterlidir.
Bir görme engellinin koluna izinsiz yapışmamak yeterlidir.
Bir engelli bireyin kendi başına yapabileceği bir işi onun elinden almamak yeterlidir.
Bir iş görüşmesinde önce engeline değil, yeteneğine bakmak yeterlidir.
Bir insanı etiketlemeden önce onu tanımaya çalışmak yeterlidir.
İnsanlık bazen büyük sözlerde değil, küçük davranışlarda ortaya çıkar.
Ve insanın gerçek yüzü, kendisinden güçlü olana değil; kendisinden daha savunmasız olana nasıl davrandığında görünür.
Çünkü güç, ezebilmek değildir.
Güç, ezebileceğin hâlde ezmemektir.
Güç, susturabileceğin hâlde dinlemektir.
Güç, küçümseyebileceğin hâlde değer vermektir.
Güç, başkasının hakkını kendi çıkarının önüne koyabilecek kadar vicdanlı olabilmektir.
İnsan kendi içindeki karanlıkla yüzleşmedikçe, dışarıdaki karanlığı suçlamaya devam eder.
Kendi kimyasını, dürtülerini, öfkesini ve korkularını yönetemeyen insan; çoğu zaman bunların esiri olur.
Sonra da esaretine özgürlük adını verir.
Kıskançlığına haklılık der.
Öfkesine dürüstlük der.
Bencilliğine özgüven der.
Kabalığına açık sözlülük der.
Başkalarını ezmesine güç der.
Oysa gerçek özgüven, başkasını küçültmeye ihtiyaç duymaz.
Gerçek başarı, başkasının başarısını kıskanmaz.
Gerçek olgunluk, gerektiğinde “Yanıldım.” diyebilir.
Gerçek insanlık ise “Ben haklıyım.” demekten önce “Karşımdaki ne yaşıyor?” diye sorabilir.
İşte bu yüzden bugün hepimizin aynaya biraz daha uzun bakması gerekiyor.
Ama yüzümüze değil.
Yüreğimize.
Çünkü aynada herkes yüzünü görür.
Asıl mesele, kendi karakterini görebilmektir.
Belki de hayatın en ağır sorusu şudur:
Sen gerçekten engelsiz misin?
Yoksa yalnızca bedeninde görünür bir engel olmadığı için mi kendini engelsiz sanıyorsun?
Gözlerin görüyorsa ama adaletsizliği görmüyorsan neye yarar?
Kulakların duyuyorsa ama haksızlığın sesine sağır kalıyorsan neye yarar?
Ayakların yürüyorsa ama doğru yerde duramıyorsan neye yarar?
Dilin konuşuyorsa ama hakkı söylemeye cesaret edemiyorsan neye yarar?
Ve kalbin atıyorsa ama başkasının acısını hissedemiyorsan, insanlığın nerede?
Unutma:
Bazı insanlar yürüyemez ama başkalarına yol gösterir.
Bazı insanlar göremez ama insanların göremediği gerçekleri görür.
Bazı insanlar duyamaz ama sessizce insanlığın en güçlü mesajını verir.
Bazı insanlar konuşamaz ama yaşamıyla koca bir kitap yazar.
Ve bazı insanlar engelsiz görünür; fakat kendi kıskançlığının, egosunun, korkusunun ve çıkarının içinde ömür boyu tutsak yaşar.
İşte asıl engel budur.
Kendi karanlığında yaşayıp başkasının ışığını suçlamak.
Kendi eksikliğini kabul etmeyip başkasının hayatını küçümsemek.
Kendi değersizliğini bastırmak için başkasını değersizleştirmek.
Kendi yetersizliğini saklamak için başkasını yetersiz ilan etmek.
Kendi vicdanındaki sessizliği, başkasının sesini bastırarak gizlemeye çalışmak.
Ama insan ne kadar saklanırsa saklansın, eninde sonunda kendi vicdanıyla baş başa kalır.
Ve o gün ne unvan kalır, ne makam, ne para, ne gösteriş, ne alkış.
Geriye yalnızca şu soru kalır:
“Ben bu dünyadan geçerken, insanların hayatına ne bıraktım?”
Bir yara mı?
Bir korku mu?
Bir küçümseme mi?
Yoksa bir umut mu?
Bir cesaret mi?
Bir iyilik mi?
Bir ışık mı?
Çünkü insanın dünyadaki gerçek izi, kaç kişinin önüne geçtiğiyle değil; kaç kişinin önünü açtığıyla ölçülür.
Ve unutulmamalıdır:
İnsanın en büyük engeli bedeninde olmayabilir.
Bazen en büyük engel zihnindedir.
Bazen dilindedir.
Bazen egosundadır.
Bazen kıskançlığındadır.
Bazen suskunluğundadır.
Bazen de başkasının hakkını kendi çıkarından daha değersiz gören yüreğindedir.
Asıl engelsizlik, insanın kendisini aşmasıdır.
Asıl özgürlük, başkasını küçültmeden büyüyebilmektir.
Asıl güç, başkasının ışığını söndürmeden kendi ışığını yakabilmektir.
Asıl insanlık ise kendisiyle barışıp, başkasının hayatına yük değil; ışık olabilmektir.
ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ
#EngelliHakları
#EşitlikVeAdalet
#BağımsızYaşam
#İnsanlıkVeVicdan
#EngelsizZihinler
#SAKARYALIYUSUFDURDURMUŞ