
İnsanı Engeli Değil, Vicdanı Tanımlar
Bir engelli bireyin dünyaya gelmesiyle değişen yalnızca bir ailenin hayatı değildir. Asıl değişen; hayallerin yönü, beklentilerin biçimi, gelecek kaygıları ve toplumun o aileye bakışıdır.
Fakat yıllardır konuşulmayan, konuşulsa bile çoğu zaman yanlış konuşulan çok daha önemli bir gerçek var:
Engelli bireyin hayatını zorlaştıran her şey onun engelinden kaynaklanmaz.
Bazen asıl engel, insanların bakışıdır.
Bazen bir kaldırımdaki araçtır.
Bazen erişilemeyen bir binadır.
Bazen duyulmayan bir sesli uyarıdır.
Bazen iş görüşmesinde sorulan anlamsız bir sorudur.
Bazen de hiçbir hakkı olmadığı hâlde bir insanın hayatı hakkında hüküm vermeye kendisini yetkili gören toplumdur.
Ve belki de en ağır engel, insanın bedeninde değil, başkasının zihnindedir.
Bir aile, engelli bir bireyin yaşamına dâhil olmasıyla birlikte şok, inkâr, üzüntü, suçluluk, öfke, utanç, pazarlık ve kabul gibi birbirinden farklı duygusal süreçlerden geçebilir. Bu duyguların yaşanması insanidir. Çünkü insan, alışık olmadığı bir gerçekle karşılaştığında önce onu anlamaya çalışır.
Fakat burada çok önemli bir sınır vardır:
Ailenin yaşadığı acı anlaşılabilir; ancak bu acının bedelini engelli birey ödememelidir.
Bir anne babanın korkusu, engelli bireyin hayatını küçültmemelidir.
Bir ailenin endişesi, bireyin özgürlüğünü elinden almamalıdır.
Bir toplumun bilgisizliği, bireyin hayallerine sınır çizmemelidir.
Çünkü engelli birey, ailesinin başına gelmiş bir “sınav”dan ibaret değildir.
O, başlı başına bir insandır.
Hayalleri vardır.
Korkuları vardır.
Yetenekleri vardır.
Hataları vardır.
Sevinçleri vardır.
Aşıkları, dostları, mesleği, hedefleri ve geleceğe dair umutları vardır.
Ve bütün bunlardan önce onuru vardır.
İşte tam da burada ailelerin kendisine sorması gereken soru şudur:
“Ben engelli bireyin hayatını mı yaşıyorum, yoksa onun kendi hayatını yaşamasına yardımcı mı oluyorum?”
Bu iki cümle arasındaki fark, bir insanın bütün hayatını değiştirebilir.
Çünkü sevgi, bir insanın yerine yaşamak değildir.
Sevgi, onun kendi hayatını yaşayabilmesi için yanında durmaktır.
Aşırı korumak her zaman korumak değildir.
Bazen çocuğun, gencin veya yetişkin engelli bireyin yerine sürekli karar vermek; onun adına konuşmak, onun yerine hareket etmek ve her tehlikeyi onun adına ortadan kaldırmak, farkında olmadan görünmez bir kafes kurmaktır.
Kafesin demirden olması gerekmez.
Bazen kafes, “Sen yapamazsın.” cümlesidir.
Bazen “Dur, ben yapayım.” sözüdür.
Bazen “Sen yalnız gidemezsin.” düşüncesidir.
Bazen de “İnsanlar ne der?” korkusudur.
Oysa engelli bireyin ihtiyacı acınmak değil, anlaşılmaktır.
Onun yerine her şeyi yapmak değil, yapabildiklerini ortaya koymasına fırsat vermektir.
Onu toplumdan saklamak değil, toplumun içinde görünür kılmaktır.
Onun adına karar vermek değil, kendi kararlarını verebilmesi için destek olmaktır.
Çünkü bağımsızlık, hiçbir yardıma ihtiyaç duymamak değildir.
Bağımsızlık, kişinin kendi hayatı üzerindeki söz hakkını koruyabilmesidir.
Peki ya toplum?
Toplumun dili, bazen bir insanın yarasına dokunan en keskin bıçaktır.
“Yazık.”
“Allah yardımcıları olsun.”
“Böyle yaşamak çok zor.”
“Bu birey ne yapacak?”
“Bunun geleceği ne olacak?”
“Böyle bir hayat mı olur?”
İyi niyetle söylendiği düşünülen bazı cümleler, aslında engelli bireyi toplumun dışına iten düşüncelerin devamıdır.
Çünkü bir insanın hayatına bakıp onun adına kader yazmak kimsenin hakkı değildir.
Daha da acısı, bazı insanlar engelli bireyin başarısını gördüğünde şaşırır.
Bir görme engelli birey bilgisayar kullandığında şaşırır.
Bir görme engelli birey yüzdüğünde şaşırır.
Bir engelli birey üniversite bitirdiğinde şaşırır.
Çalıştığında şaşırır.
Tek başına seyahat ettiğinde şaşırır.
Ev kurduğunda şaşırır.
Çocuk sahibi olduğunda şaşırır.
Sanki bütün bunlar bir insanın doğal hakkı değilmiş de engelli bireyin yaptığı olağanüstü bir mucizeymiş gibi davranılır.
İşte toplumun zihnindeki asıl engel tam olarak budur.
Engelli bireylerin başarılı olması şaşırtıcı olmamalıdır.
Şaşırtıcı olan, onların önüne hâlâ bu kadar çok engel konulmasıdır.
Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatına baktığımızda ise insanın değerini bedeninin görünüşüne, gücüne veya toplumdaki konumuna bağlamayan çok güçlü bir anlayış görürüz.
Kur’an-ı Kerim’de Abese suresinin başlangıcında, görme engelli sahabi Abdullah bin Ümmü Mektûm ile ilgili yaşanan olay bizlere çok büyük bir insanlık dersi verir. Bu olay, görme engelli bir insanın toplumun kenarında bırakılmaması gerektiğini; onun da dinlenmeye, dikkate alınmaya ve insan olarak değer görmeye hakkı olduğunu ortaya koyan son derece anlamlı bir örnektir.
Abdullah bin Ümmü Mektûm, yalnızca “görme engelli bir sahabi” değildi.
O, toplumun içinde sorumluluk alan bir insandı.
Ezan okudu.
İnsanlara rehberlik etti.
Görev üstlendi.
Sorumluluk taşıdı.
Yani onun görme engelli olması, insanlığının önüne geçmedi.
Bugün bizim de öğrenmemiz gereken tam olarak budur:
İnsanı önce engeliyle değil, insanlığıyla görmek.
Bir bireyin gözlerinin görmemesi, onun dünyasının karanlık olduğu anlamına gelmez.
Bazen gözleri görenlerin zihni daha karanlıktır.
Bir bireyin yürüyememesi, onun hayata ilerleyemeyeceği anlamına gelmez.
Bazen yürüyenlerin vicdanı yerinde sayar.
Bir bireyin duyamaması, onun sevgiyi anlayamayacağı anlamına gelmez.
Bazen işitenlerin kalbi sağırdır.
Bir bireyin konuşamaması, onun söyleyecek sözünün olmadığı anlamına gelmez.
Bazen konuşanların söylediklerinin hiçbir anlamı yoktur.
İşte insanı düşündürmesi gereken yer burasıdır.
Biz engelli bireyin bedenindeki farklılığı görürken kendi zihnimizdeki eksikliği görebiliyor muyuz?
Bir insanı acınacak hâlde görmeden sevebiliyor muyuz?
Onun yerine karar vermeden yanında durabiliyor muyuz?
Başarısını küçümsemeden alkışlayabiliyor muyuz?
Hatasını engeline bağlamadan eleştirebiliyor muyuz?
Ve en önemlisi, onu yalnızca engelli olduğu için değil, insan olduğu için değerli görebiliyor muyuz?
Engellilik bir insanın bütün kimliği değildir.
Engelli birey, yalnızca raporundaki yüzde değildir.
Bir teşhis değildir.
Bir istatistik değildir.
Bir yardım kampanyasının fotoğrafı değildir.
Bir sosyal medya paylaşımının konusu değildir.
Bir derneğin faaliyet raporundaki sayı değildir.
Bir ailenin utancı hiç değildir.
Engelli birey, hakları olan bir vatandaştır.
Eşit bir insandır.
Ve toplumun geri kalanından daha az yaşamaya, daha az hayal kurmaya veya daha az değer görmeye mahkûm değildir.
Bugün hâlâ bazı aileler engelli bireyini toplumdan saklıyor.
Bazıları “İnsanlar ne der?” diye düşünüyor.
Bazıları dışlanmaktan korkuyor.
Bazıları geleceği göremiyor.
Bazıları ise engelli bireyin kendi başına hiçbir şey yapamayacağına inanıyor.
Fakat unutulmamalıdır:
Bir insanı toplumdan saklamak, toplumu düzeltmez.
Tam tersine, önyargıyı büyütür.
Çünkü insanlar tanımadıkları şeyden korkar, bilmedikleri şey hakkında konuşur ve anlamadıkları şey hakkında hüküm verir.
Engelli birey toplumun içinde ne kadar görünür olursa, toplum da engelliliği o kadar doğal ve doğru biçimde öğrenir.
Bu yüzden engelli bireyleri evlere kapatmak değil, hayatın içine katmak gerekir.
Eğitime katmak gerekir.
Spora katmak gerekir.
Çalışma hayatına katmak gerekir.
Sanata katmak gerekir.
Siyasete, yönetime, karar alma mekanizmalarına ve sosyal yaşama katmak gerekir.
Çünkü erişilebilirlik bir lütuf değildir.
Eşitlik bir iyilik değildir.
Hak, yardım değildir.
Hak, haktır.
Ve insan onuru pazarlık konusu yapılamaz.
Ailelere de topluma da düşen görev bellidir:
Engelli bireyi değiştirmeye çalışmak yerine, onun önündeki engelleri kaldırmak.
Çünkü bazen bireyin ihtiyacı olan şey yeni bir tedavi değil, erişilebilir bir kaldırımıdır.
Bazen yeni bir nasihat değil, fırsat eşitliğidir.
Bazen acıyan bir bakış değil, saygıdır.
Bazen yardım eli değil, yanında yürüyen bir insandır.
Bazen “Sen yapamazsın.” diyen yüzlerce kişiye karşı “Denememe izin ver.” diyebileceği bir ortamdır.
Ve bazen bir engelli bireyin bütün hayatını değiştiren şey, yalnızca bir kişinin ona inanmasıdır.
Artık engellilik hakkında konuşurken kelimelerimizi seçmeliyiz.
Çünkü dil, insanın zihnini şekillendirir.
Düşüncemizi değiştirmeden davranışımızı değiştiremeyiz.
Davranışımız değişmeden de engelsiz bir toplum kuramayız.
O hâlde önce zihnimizdeki kaldırımları düzeltelim.
Sonra sokaklarımızdaki kaldırımları.
Önce kalbimizdeki önyargıları yıkalım.
Sonra hayatın önündeki fiziksel engelleri.
Önce insanı görmeyi öğrenelim.
Sonra engelini.
Çünkü bir gün hepimiz başkasının yardımına ihtiyaç duyabiliriz.
Bugün yürüyen yarın yürüyemeyebilir.
Bugün gören yarın göremeyebilir.
Bugün sağlıklı olan yarın bir engelle karşılaşabilir.
Bugün başkasına tepeden bakan, yarın aynı toplumun anlayışına ihtiyaç duyabilir.
Hayat kimseye sonsuz bir garanti vermiyor.
Bu nedenle mesele yalnızca bugünün engelli bireyleri değildir.
Mesele, yarının toplumunu nasıl bırakacağımızdır.
Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?
Farklı olana gülen bir dünya mı?
Acıyan bakışların hâkim olduğu bir dünya mı?
Yoksa farklılıkları hayatın doğal bir parçası kabul eden, insanı insan olduğu için değerli gören bir dünya mı?
Cevap bizim elimizde.
Çünkü engelli bireylerin en büyük ihtiyacı ayrıcalık değildir.
İnsan yerine konulmaktır.
Acınmak değildir.
Anlaşılmaktır.
Saklanmak değildir.
Görünür olmaktır.
Başkalarının hayatına mahkûm olmak değildir.
Kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmaktır.
Ve belki de bütün bu yazının sonunda herkesin kendisine sorması gereken tek bir soru vardır:
“Ben engelli bireyin hayatındaki hangi engeli kaldırıyorum?”
Eğer cevabımız yoksa, belki de yıllardır engellilik hakkında konuşuyoruz ama insanlık hakkında hiçbir şey öğrenemiyoruz.
Çünkü insan olmak, yalnızca iki gözle görmek değildir.
Gerçeği görebilmektir.
İnsan olmak, yalnızca iki kulakla işitmek değildir.
Bir başkasının sessizliğini duyabilmektir.
İnsan olmak, yalnızca yürümek değildir.
Haksızlığın karşısında doğru yerde durabilmektir.
İnsan olmak, konuşabilmek değildir.
Doğru zamanda doğru sözün yanında durabilmektir.
Ve insan olmak, farklı olana bakıp “Yazık.” demek değildir.
“Ben senin yanındayım.” diyebilmektir.
Çünkü sonunda hepimiz aynı toprağın üzerinde yürüyor, aynı gökyüzünün altında yaşıyor ve aynı insanlık sınavından geçiyoruz.
Engellilik bir insanın sınavı olabilir.
Fakat engelli bireye nasıl davrandığımız, bizim insanlık sınavımızdır.
Ve unutmayalım:
İnsanı engeli değil, karakteri tanımlar.
Bir toplumun gerçek medeniyeti ise en güçlülerine nasıl davrandığıyla değil, en fazla desteğe ihtiyaç duyan bireylerine ne kadar insan onuruyla yaklaştığıyla ölçülür.
Engelli Hak Savunucusu | Rehber | Koordinatör | Bağımsız Yaşam Koçu | Milli Yüzücü | Yazar | Bilgisayar Yazılımcısı | Şair
SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ
#EngelliHakları
#EşitYaşamHakkı
#ErişilebilirToplum
#BağımsızYaşam
#İnsanlıkVeVicdan #EngelsizBirGelecek