EKRAN KAPANINCA

EKRAN KAPANINCA

EKRAN KAPANINCA

Günümüzde yeni bir insan türü ortaya çıktı: Klavye kahramanı.

Gerçek hayatta sesi kısık, tavrı çekingen, yüz yüze geldiğinde “Estağfurullah, önemli değil.” diyen insan; ekranın başına geçtiğinde bir anda dünyanın en sert hâkimi kesilebiliyor.

Parmakları, cesaretinden hızlı çalışıyor.

Çünkü ekranın arkasında göz göze gelmek yok.

Ses tonunu duymak yok.

Karşındaki insanın yüzündeki kırgınlığı görmek yok.

Bir cümleyi yazıp gönderdikten sonra, o cümlenin karşı tarafta nasıl bir yara açtığını görme zorunluluğu da yok.

İşte insan bazen tam burada kendisini kaybediyor.

Gerçek hayatta söyleyemediği sözleri klavyeden söylüyor.

Patronuna karşı sustuğu öfkeyi tanımadığı bir insana yöneltiyor.

Evinde içine attığı kırgınlığı sosyal medyada başkasına kusuyor.

Kendi hayatındaki başarısızlığın hesabını, hiçbir ilgisi olmayan bir insandan soruyor.

Ve sonra kendisini güçlü zannediyor.

Oysa bazen klavye insanın cesaretini artırmaz.

Sadece korkusunu görünmez hâle getirir.
Bugün bunun en acı örneklerinden birini engelli bireylerin yaşadığı sosyal medya saldırılarında görüyoruz.

Bir görme engelli insan beyaz bastonuyla tek başına yürür.

Birileri onun bağımsızlığını görmek yerine şaşırır:

“Bunu nasıl yapabiliyor?”

Oysa asıl sorulması gereken şudur:

“Bu insanın bağımsız yaşayabilmesi için toplum olarak biz ne yaptık?”

Bir görme engelli birey tek başına otobüse biner, alışverişini yapar, işe gider, spor yapar, yüzme antrenmanına katılır, seyahat eder ve hayatını kendi kararlarıyla sürdürür.

Bunun adı mucize değildir.

Bunun adı bağımsız yaşamdır.

Bunun adı eğitimdir.

Bunun adı erişilebilirliktir.

Bunun adı insanın kendi hayatına sahip çıkmasıdır.

Fakat bazı insanlar engelli bireyin başarısını görmek yerine önce engelini görür.

Bir görme engelli fikir söylediğinde düşüncesini değil, görme engelini tartışır.

Bir tekerlekli sandalye kullanan insan başarı elde ettiğinde yeteneği değil, sandalyesi konuşulur.

Bir işitme engelli birey kendisini ifade ettiğinde söylediklerine değil, işitme durumuna odaklanılır.

Bir engelli birey çalışmak istediğinde “Bu işi yapabilir mi?” sorusu, “Bu işi ne kadar iyi yapabilir?” sorusunun önüne geçer.

İşte insanı asıl yoran bazen engeli değildir.

İnsanı yoran, insanların o engele bakışıdır.

Bir de bunun üzerine sosyal medya saldırıları eklendiğinde mesele daha da ağırlaşır.

Bir insanın hayatında karşılaştığı zorlukları bilmeden ona hüküm vermek kolaydır.

Çünkü klavye başında herkes hâkimdir.

Herkes psikologdur.

Herkes hukukçudur.

Herkes hayat koçudur.

Herkes karşısındaki insanın çocukluğunu, karakterini, ailesini ve psikolojisini üç cümleden çözdüğünü zanneder.

“Sen narsistsin.”

“Senin psikolojin bozuk.”

“Sen kesin sevgisiz büyümüşsün.”

“Sen zaten hiçbir şey anlamıyorsun.”

Bir insanın hayatını tanımadan, birkaç satırından kişilik analizi yapmak ne kadar kolay!

Elinde yalnızca telefon vardır ama kendisini Freud, Jung, Google ve mahalle teyzesi birleşimi zanneder.

Oysa kendi öfkesinin nereden geldiğini sorsanız, cevap bulmakta zorlanır.

Çünkü başkasının psikolojisini çözmek, kendi iç dünyasına bakmaktan çok daha kolaydır.

İnsan bazen karşısındakini küçülterek kendisini büyüttüğünü zanneder.

Bir başkasının başarısızlığını anlatırken kendi başarısızlığını unutmaya çalışır.

Başkasının görüntüsüyle dalga geçerken kendi güvensizliğini saklar.

Başkasının ekonomik durumunu küçümserken kendi yetersizlik hissini bastırır.

Engelli bir bireyi küçümserken de bazen kendi korkularıyla yüzleşmemek için karşısındaki insanın hayatına saldırır.

Fakat hayatın çok acı bir gerçeği vardır:

İnsan, başkasının eksikliğini büyüterek kendi değerini büyütemez.

Bir insanın gözlerinin görmemesi, onun aklını küçültmez.

Bir insanın yürüyememesi, hayallerini küçültmez.

Bir insanın duyamaması, değerini azaltmaz.

Bir insanın ekonomik imkânlarının sınırlı olması, karakterini değersizleştirmez.

Bir insanın farklı düşünmesi, onu düşman yapmaz.

Ve bir insanın sizden farklı yaşaması, sizin ondan üstün olduğunuz anlamına gelmez.

Engelli bireyler kadar engelsiz bireylerin de sosyal medyada aynı hastalığın başka biçimleriyle mücadele ettiğini görüyoruz.

Arabası olan olmayanı küçümsüyor.

Parası olan olmayana tepeden bakıyor.

Başarılı olan başarısızı küçümsüyor.

Güzel görünen görünüşü üzerinden değer biçiyor.

Bir insanın evi, telefonu, kıyafeti, işi veya takipçi sayısı üzerinden karakter ölçmeye çalışılıyor.

Sanki insanın değeri sahip olduğu eşyaların toplamından ibaretmiş gibi.

Oysa insanın cebindeki para, karakterinin ölçüsü değildir.

Kullandığı telefon, zekâsının göstergesi değildir.

Takipçi sayısı, kişiliğinin kalitesi değildir.

Bir insanın hayatındaki en büyük zenginlik, başkasının hayatına nasıl davrandığıdır.

Bugün sosyal medyada binlerce takipçisi olan bir insan, gerçek hayatta tek bir insanın gönlünü kırmadan yaşayamıyorsa, rakamların hiçbir anlamı yoktur.

Çünkü takipçi sayısı kalabalık olabilir.

Ama karakter yalnız kalındığında belli olur.

Klavye kahramanlığının en büyük yanılgısı da burada başlar.

İnsan, ekranın arkasında kendisini güvende hisseder.

Bir yorum yazar.

Gönderir.

Karşısındaki insanın ne hissettiğini düşünmez.

Sonra başka bir yorum yazar.

Bir başkasına saldırır.

Bir başkasını küçümser.

Bir başkasının hayatına hüküm verir.

Birkaç dakika sonra telefonu bırakır ve günlük hayatına devam eder.

Fakat karşı tarafta durum aynı olmayabilir.

Belki o söz, günlerdir kendisini toparlamaya çalışan bir insanın bütün moralini bozmuştur.

Belki bir engelli birey, toplumun önyargılarıyla zaten yıllardır mücadele ediyordur.

Belki yazdığınız tek bir cümle, onun yıllardır duyduğu başka bir cümlenin üzerine eklenmiştir.

Siz yalnızca bir yorum yazdığınızı düşünürsünüz.

Karşınızdaki ise yıllardır taşıdığı bir yaranın yeniden kanadığını hissedebilir.

İşte empati tam burada başlar.

Empati, “Ben onun yerinde olsam ne yapardım?” demek değildir.

Empati, “Ben onun yaşadığı şartlarda nasıl hissederdim?” diye düşünmektir.

Bir merdiveni rahatlıkla çıkabiliyor olabilirsiniz.

Bir tabelayı kolayca okuyabiliyor olabilirsiniz.

Bir otobüs durağındaki bilgiyi görebiliyor olabilirsiniz.

Bir binaya girerken erişilebilirlik problemi yaşamıyor olabilirsiniz.

Bunların sizin için sıradan olması, herkes için sıradan olduğu anlamına gelmez.

Bugün bir görme engelli bireyin beyaz bastonuyla tek başına yürümesi size basit görünebilir.

Ama onun için o baston, yalnızca bir araç değildir.

Bağımsızlığının sembolüdür.

Kendi kararını verebilmesinin sembolüdür.

Bir başkasının koluna ihtiyaç duymadan yolunu bulabilmesinin sembolüdür.

O yüzden beyaz bastonla yürüyen bir insana acıyarak bakmak yerine, onun bağımsızlığına saygı duymayı öğrenmek gerekir.

Çünkü engelli bireyin ihtiyacı acınmak değil, eşit fırsattır.

İhtiyacı sürekli yardım edilmek değil, gerektiğinde yardım alabileceği erişilebilir bir yaşamdır.

İhtiyacı başkalarının onun yerine karar vermesi değil, kendi hayatı hakkında karar verebilmesidir.

Ve burada engelli bireylere de önemli bir sorumluluk düşmektedir:

Size yapılan haksızlık, sizin de başkasına haksızlık yapmanız için gerekçe değildir.

Size hakaret edildi diye siz de hakaret etmeyin.

Size küçümseyerek davranıldı diye siz de başkasını küçümsemeyin.

Hak aramak başka şeydir.

İnsan kırmak başka şeydir.

Kendini savunmak başka şeydir.

Karşındakini ezmeye çalışmak başka şeydir.

Gerçek mücadele, insanlığını kaybetmeden hakkını savunabilmektir.

Çünkü bir başkasının kötülüğü, sizin karakterinizi belirlememeli.

Asıl güç, size kötü davranan birine rağmen iyi kalabilmektir.

Asıl cesaret, kalabalığa karşı bağırmak değil; doğru bildiğini insanlığını kaybetmeden savunabilmektir.

Asıl özgürlük ise ekranın arkasına saklanmadan, gerçek hayatta da aynı insan olabilmektir.

Bu yüzden bir sonraki yorumumuzu yazmadan önce bir saniye duralım.

Aynı cümleyi karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakarak söyleyebilir miyiz?

Söyleyemiyorsak neden yazıyoruz?

Karşımızdaki insan bizim ailemizden biri olsaydı aynı kelimeleri kullanır mıydık?

Bir gün aynı sözleri bizim çocuğumuza söyleseler nasıl hissederdik?

İşte vicdan bazen böyle sorularla uyanır.

Çünkü ekranın arkasında bir kullanıcı adı yoktur.

Bir insan vardır.

Engelli ya da engelsiz…

Zengin ya da yoksul…

Başarılı ya da başarısız…

Güçlü görünen ya da sessizce mücadele eden…

Hepimizin kimsenin görmediği bir tarafı vardır.

Hepimizin geceleri düşündüğü, kimseye anlatmadığı meseleleri vardır.

Bu yüzden insanları birkaç saniyelik görüntülerinden, birkaç cümlelik yorumlarından veya sahip olduklarından ibaret sanmayalım.

Bir insanın gözleri görmeyebilir ama hayalleri çok uzakları görebilir.

Bir insan yürüyemeyebilir ama hayata dimdik durabilir.

Bir insan duyamayabilir ama sevgiyi herkesten daha derinden hissedebilir.

Bir insan konuşamayabilir ama sessizliğiyle çok şey anlatabilir.

Ve dışarıdan engelsiz görünen bir insanın içinde kimsenin bilmediği büyük bir savaş olabilir.

Belki de bu yüzden birbirimize biraz daha insan gibi davranmamız gerekiyor.

Çünkü hayat herkese aynı şartları vermiyor.

Ama herkes saygıyı hak ediyor.

Herkes insan onuruna sahip.

Herkes anlaşılmayı hak ediyor.

Herkes hata yapabilir.

Herkes değişebilir.

Ve herkes, ekranın arkasında bile olsa, karşısındaki insanın bir hayat taşıdığını hatırlamak zorunda.

Klavye herkese cesaret verebilir.

Sosyal medya herkese söz hakkı verebilir.

Ama karakter, ekran kapandığında ortaya çıkar.

Çünkü gerçek kahramanlık birini yorumlarda susturmak değildir.

Gerçek kahramanlık, farklı olanın karşısında insanlığını koruyabilmektir.

Gerçek güç, başkasını ezmek değil, kendini küçültmeden başkasına değer verebilmektir.

Gerçek özgüven, herkese saldırmak değil; kimseyi küçültmeye ihtiyaç duymadan kendin olabilmektir.

Ve gerçek insanlık, karşındaki insanın engeline değil, insanlığına bakabilmektir.

Unutmayın:

Ekranın arkasında yazdığınız her kelimenin karşısında bir insan var.

Bir cümleyle bir insanı ayağa kaldırabilirsiniz.

Bir cümleyle bir insanın gününü güzelleştirebilirsiniz.

Ama bir cümleyle yıllardır taşıdığı bir yarayı da yeniden kanatabilirsiniz.

Bu yüzden klavyenizi değil, önce vicdanınızı kullanın.

Çünkü insanın gerçek karakteri, herkes onu izlerken değil; kimsenin kendisini görmediğini düşündüğü anda belli olur.

Telefon kapanır.

Ekran kararır.

Yorumlar geride kalır.

Ama karakter insanın içinde kalır.

Ve günün sonunda herkes kendi yazdıklarının değil, nasıl bir insan olduğunun hesabını verir.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU
REHBER KOORDİNATÖR
BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU
MİLLİ YÜZÜCÜ
YAZAR
BİLGİSAYAR YAZILIMCISI
ŞAİR

SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#EngelliHakları
#BağımsızYaşam
#ErişilebilirBirDünya
#EmpatiVeİnsanlık
#SAKARYALIYUSUFDURDURMUŞ