MİLYONLARA ULAŞAN SÖZ, HAYATA DOKUNMUYORSA EKSİK KALIR

MİLYONLARA ULAŞAN SÖZ, HAYATA DOKUNMUYORSA EKSİK KALIR

MİLYONLARA ULAŞAN SÖZ, HAYATA DOKUNMUYORSA EKSİK KALIR

Ülkemizde 90 binden fazla camimiz var, elhamdülillah. Her hafta cuma namazlarında milyonlarca insan aynı safta buluşuyor, aynı kıbleye yöneliyor ve hutbelerde toplumsal hayatımıza, ahlakımıza, sorumluluklarımıza ve insan ilişkilerimize dair önemli mesajlar dinliyor.

Bu tablo, aslında dünyanın en büyük toplumsal iletişim imkânlarından birini ortaya koyuyor.

Her hafta milyonlarca insana ulaşan birkaç dakikalık bir sözün, yalnızca caminin içinde kalmayıp toplumun tamamına dokunabilecek büyük bir gücü var.

Fakat burada çok önemli bir soru sormamız gerekiyor:

İnsanlar doğruları duyduğu hâlde yanlışlar neden devam ediyor?

Belki de artık yalnızca ne söylediğimizi değil, nasıl söylediğimizi de sorgulama zamanıdır.

Çünkü insanın kulağına ulaşan her söz, kalbine ve davranışlarına ulaşmıyor.

Bir insan kul hakkını defalarca duyabilir. Fakat önemli olan, ertesi gün başkasının hakkına el uzatmamasıdır.

Adaleti defalarca dinleyebilir. Fakat önemli olan, kendi menfaati söz konusu olduğunda bile adaletten vazgeçmemesidir.

Yetimi, yoksulu, ihtiyaç sahibini ve mazlumu defalarca duyabilir. Fakat önemli olan, camiden çıktıktan sonra gerçekten bir insanın elinden tutabilmesidir.

Ahlaktan bahsetmek kolaydır. Ahlakı yaşamak ise insanın gerçek imtihanıdır.

Tarih bize bunun sayısız örneğini göstermiştir.

Hz. Ömer’in adalet anlayışı yalnızca sözlerden ibaret değildi. Geceleyin halkın hâlini kontrol eden, bir ailenin aç olduğunu öğrendiğinde bunu uzaktan seyretmeyen bir yönetim anlayışı vardı. Çünkü onun için adalet, makamda söylenen bir söz değil, insanların hayatında karşılığı olan bir sorumluluktu.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiğinde ortaya koyduğu yönetim anlayışı da yalnızca bir zafer hikâyesi değildi. Farklı inançlara ve topluluklara karşı gösterilen yaklaşım, güçlü olmanın yalnızca fethetmekle değil, yönetirken adaleti korumakla da ölçüldüğünü gösteriyordu.

Selçuklu ve Osmanlı şehirlerinde kurulan vakıflar ise güzel sözlerin nasıl somut davranışlara dönüştürülebileceğinin tarihî örneklerindendir. Yoksulun sofrasından yolcunun ihtiyacına, hastanın bakımından öğrencinin eğitimine kadar pek çok alanda insanlar birbirlerinin hayatına dokunmaya çalışmıştır.

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.

Sözün değeri, insanın hayatında oluşturduğu değişim kadardır.

Bir hutbede komşuluk hakkından bahsediliyorsa, apartmanda yaşayan insanın komşusunu rahatsız etmemesi gerekir.

Emanetten bahsediliyorsa, emanet edilen mala, paraya, göreve ve sırra sahip çıkılması gerekir.

Doğruluktan bahsediliyorsa, alışverişte de ticarette de sosyal medyada da doğru konuşulması gerekir.

Kul hakkından bahsediliyorsa, insanların emeğinin karşılığının zamanında verilmesi gerekir.

Engelli haklarından bahsediliyorsa, engelli bireyin yalnızca özel günlerde hatırlanmaması; kaldırımlarda, toplu taşımada, kamu hizmetlerinde, eğitimde, istihdamda ve sosyal hayatta eşit birey olarak görülmesi gerekir.

Çünkü bir toplumun gerçek ahlakı, insanların birbirlerine karşı davranışlarında ortaya çıkar.

Caminin içinde herkes aynı safta durabilir. Asıl mesele, caminin dışına çıkıldığında da birbirimizin hakkını gözetebilmektir.

Yan yana saf tutmak kolaydır.

Yan yana hayat kurabilmek ise daha büyük bir sorumluluktur.

Bir insanın alnını secdeye koyması elbette kıymetlidir. Fakat secdeden kalktıktan sonra başka bir insanın hakkını çiğnememek de o ibadetin toplumsal hayatımıza yansıyan tarafıdır.

Hutbe, yalnızca dinlenip “Allah razı olsun” denilerek geçilecek birkaç dakikadan ibaret görülmemelidir.

Hutbe, insanın kendisini sorgulamasına vesile olmalıdır.

“Ben bugün kimin hakkını yedim?”

“Kimin kalbini kırdım?”

“Kime haksızlık ettim?”

“Kimin derdini görmezden geldim?”

“Kime yardım edebilecekken sırtımı döndüm?”

“Kendi çıkarım için hangi doğruyu görmezden geldim?”

İşte bu sorular insanın hayatına girdiğinde, birkaç dakikalık bir hutbe gerçek anlamına kavuşur.

Çünkü toplumsal değişim yalnızca büyük sloganlarla gerçekleşmez.

Bazen bir komşunun kapısını çalmakla başlar.

Bazen yaşlı bir insanın poşetini taşımakla…

Bazen görme engelli bir insanın karşıdan karşıya geçmesine yardımcı olmakla…

Bazen hakkı yenilen bir insanın yanında durmakla…

Bazen de kimsenin görmediği bir yerde harama ve haksızlığa “hayır” diyebilmekle…

İnsanın gerçek karakteri, alkış aldığı yerde değil; kimsenin görmediği yerde ortaya çıkar.

Bu nedenle bugün belki de şu soruyu sormalıyız:

Milyonlarca insan her hafta doğruyu dinliyorsa, neden toplum olarak hâlâ aynı yanlışlarla mücadele ediyoruz?

Belki cevap, daha fazla konuşmakta değil; konuşulanı daha anlaşılır, daha samimi, daha hayatın içinden ve daha uygulanabilir hâle getirmektedir.

İnsanlara yalnızca “şunu yapın, bunu yapmayın” demek yerine, o davranışın hayatlarında neyi değiştireceğini göstermek gerekir.

Çünkü insan bazen bir nasihati unutur, fakat kendisine dokunan bir örneği unutmaz.

Bir çocuğa dürüstlüğü anlatmak güzeldir. Fakat çocuğun yanında dürüst davranmak çok daha güçlüdür.

Bir gence merhameti anlatmak güzeldir. Fakat ihtiyaç sahibinin elinden tutarak merhameti göstermek çok daha öğreticidir.

Bir topluma adaleti anlatmak güzeldir. Fakat haksızlığa uğrayanın yanında durmak, adaleti yaşatmaktır.

Söz insanı düşündürür.

Örnek olmak ise insanı değiştirir.

DİPNOT:

Bir toplumda herkes doğruyu biliyor, fakat yanlışlar değişmiyorsa, sorun yalnızca insanların bilgisinde aranamaz. Söylediklerimizin insanın hayatına ne kadar dokunduğuna, bizim o sözleri ne kadar yaşadığımıza ve doğruyu ne kadar güçlü bir örnek hâline getirdiğimize de bakmak gerekir.

Çünkü milyonlarca kulağa ulaşan bir söz, milyonlarca hayata ulaşamıyorsa, iletişim tamamlanmış sayılmaz.

DİPNOT:

Hutbenin gücü, caminin kapısından çıkınca ölçülür. İnsan camiden çıktıktan sonra daha adil, daha merhametli, daha dürüst ve daha sorumlu oluyorsa, söz amacına ulaşmıştır.

DİPNOT:

Bir toplumun ahlakı, en güçlü insanına nasıl davrandığından çok; güçsüz, yaşlı, yoksul, çocuk ve engelli bireylerine nasıl davrandığında anlaşılır.

DİPNOT:

Tarih, güzel söz söyleyenleri değil; söyledikleri güzel sözleri hayatına ve toplumuna taşıyanları hatırlar.

DİPNOT:

En güçlü hutbe, insanın kulağında kalan değil; vicdanında başlayan ve davranışına dönüşendir.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU
REHBER KOORDİNATÖR
BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU
MİLLİ YÜZÜCÜ
YAZAR
BİLGİSAYAR YAZILIMCISI
ŞAİR
“SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ”

#CumaHutbesi #ToplumsalAhlak #Adalet #İnsanVeVicdan #SAKARYALIYusufDurdurmuş