Türkiye’de engellilik meselesi artık yalnızca bir sosyal politika başlığı değildir.

Türkiye’de engellilik meselesi artık yalnızca bir sosyal politika başlığı değildir.

Türkiye’de engellilik meselesi artık yalnızca bir sosyal politika başlığı değildir. Bu mesele, milyonlarca insanın günlük hayatını, ailelerin geleceğe dair kaygılarını ve toplumun adalet anlayışını doğrudan ilgilendiren büyük bir insan hakları meselesidir.

Yıllardır birçok sivil toplum kuruluşunda bulunmuş biri olarak bugün açıkça söylemek gerekiyor:

Engelli bireylerin haklarını savunması gereken bazı sivil toplum yapılarının, hak mücadelesinden uzaklaşıp farklı organizasyonların, protokollerin, gösterişli etkinliklerin ve makam ilişkilerinin içinde kaybolması, toplumdaki güven duygusunu ciddi biçimde zedeliyor.

Oysa engelli bireylerin hayatı bir tören salonunda değil, sokakta yaşanıyor.

Bir kaldırımın üzerinde.

Bir otobüsün kapısında.

Bir hastanenin koridorunda.

Bir okulun sınıfında.

Bir iş yerinin girişinde.

Bir kamu kurumunun önünde.

Ve en önemlisi, gece herkes evine çekildiğinde bir engelli bireyin ve ailesinin evinde yaşanıyor.

Bu nedenle yıllardır ailelerin dilinde dolaşan o yakıcı soru hâlâ bütün ağırlığıyla karşımızda duruyor:

“Ben ölünce çocuğuma ne olacak?”

Bu soruya bugün hâlâ güçlü ve somut bir cevap veremiyorsak, yalnızca aileleri değil, kurduğumuz sistemi de sorgulamak zorundayız.

Çünkü anne ve babalar yaşlanıyor.

Çocuklar büyüyor.

Ailelerin gücü azalıyor.

Fakat engelli bireyin yaşam hakkı, anne ve babasının ömrüne bağlanamaz.

Bir annenin sağlığı bozulduğunda sosyal destek sistemi devreye girmiyorsa, bir babanın ekonomik gücü tükendiğinde aile yalnız bırakılıyorsa, engelli birey ailesinden bağımsız bir yaşam kuramıyorsa ortada yalnızca bireysel bir mağduriyet değil, yapısal bir sorun vardır.

Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin temel yaklaşımı da engelli bireyin toplumsal yaşama eşit ve bağımsız biçimde katılımını esas alır. 5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun da ayrımcılığın önlenmesi, erişilebilirliğin sağlanması ve engelli bireylerin toplumsal hayata katılımının güçlendirilmesi bakımından önemli bir hukuki çerçeve oluşturur.

Anayasamızda eşitlik ilkesi vardır.

Mevzuatımızda erişilebilirlik vardır.

Engelli bireylerin eğitim, istihdam, sosyal hizmet ve toplumsal yaşama katılımına ilişkin düzenlemeler vardır.

Peki sorun neden hâlâ bitmiyor?

Çünkü kâğıt üzerindeki hak ile hayattaki hak arasında büyük bir mesafe bulunabiliyor.

Bir yönetmelikte erişilebilirlik yazabilir.

Ama görme engelli birey kaldırımda yürürken aracın üzerine park ettiği yolu kapatıyorsa erişilebilirlik yoktur.

Bir toplu taşıma aracında engelli rampası bulunabilir.

Fakat rampa çalışmıyorsa, durak bilgisi erişilebilir biçimde verilmiyorsa veya araç personeli sistemi kullanmayı bilmiyorsa o hak gerçek hayatta karşılığını bulmamıştır.

Bir kamu binasında erişilebilir giriş yapılabilir.

Fakat görme engelli bireyin içeride yönünü bulmasını sağlayacak düzenlemeler yoksa sorun devam eder.

Bir işveren yasal yükümlülüğünü yerine getiriyor görünebilir.

Fakat engelli çalışan işe alındıktan sonra çalışma ortamı erişilebilir hâle getirilmiyorsa, mesele yalnızca istihdam sayısından ibaret değildir.

İşte tam burada önemli bir gerçekle karşılaşıyoruz:

Engellilik politikası masa başında değil, sahada sınanır.

Bir düzenlemenin başarısını dosyanın kalınlığı değil, insan hayatındaki karşılığı gösterir.

Bir projenin başarısını açılış törenindeki kalabalık değil, ertesi gün o hizmetten yararlanan insanların hayatında meydana gelen değişim gösterir.

Bir kurumun başarısını hazırladığı raporların sayısı değil, çözdüğü sorunların kalıcılığı gösterir.

Bugün en büyük eksikliklerden biri de tam olarak budur.

Sorunu yaşayan insan ile çözümü hazırlayan insan arasındaki mesafe.

Engelli bireyin hayatını hiç yaşamamış, engelli bir yakınının günlük mücadelesine yakından tanıklık etmemiş, sahadaki sorunları yerinde görmemiş insanların yalnızca masa başında düzenleme hazırlaması, iyi niyetli olsa bile her zaman doğru sonucu doğurmayabilir.

Çünkü engellilik bir dosya değildir.

Bir rapor değildir.

Bir istatistik değildir.

Bir toplantı gündemi değildir.

Engellilik hayatın kendisidir.

Bir annenin sabah çocuğunu hazırlamasıdır.

Bir babanın yıllarca geleceği düşünmesidir.

Bir görme engellinin tek başına yola çıkarken güvenli bir güzergâh aramasıdır.

Bir tekerlekli sandalye kullanıcısının kaldırımın yüksekliği nedeniyle yolun ortasına inmek zorunda kalmasıdır.

Bir işitme engelli bireyin kamu hizmetine erişirken iletişim engeliyle karşılaşmasıdır.

Bir zihinsel veya gelişimsel engelli bireyin ailesinin “Benden sonra kim ilgilenecek?” kaygısıdır.

Bunları yaşamadan yalnızca kâğıt üzerinde çözüm üretmek, çoğu zaman yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Bu nedenle artık engelli bireylerin kendisi karar süreçlerinin merkezinde olmalıdır.

“Senin için en iyisini biz biliriz.” anlayışı yerine “Seninle birlikte karar veriyoruz.” anlayışı hâkim olmalıdır.

Çünkü engelli bireyin hayatı hakkında karar verirken engelli bireyin sesini dışarıda bırakmak, çözüm üretmeye çalışırken sorunun sahibini masanın dışında bırakmaktır.

Sivil toplum kuruluşları açısından da artık ciddi bir öz eleştiri zamanı gelmiştir.

Temsil ettiği insanların sorunlarını gerçekten takip eden, hak ihlallerinin üzerine giden, mevzuat değişikliklerini inceleyen, kamu kurumlarına çözüm önerileri sunan ve sonuç alıncaya kadar sürecin peşini bırakmayan yapılar güçlendirilmelidir.

Buna karşılık yalnızca özel günlerde ortaya çıkan, birkaç pankart açıp birkaç fotoğraf çektiren, sorunları konuşmak yerine vitrin oluşturan anlayışlar sorgulanmalıdır.

Çünkü bir sivil toplum kuruluşunun görevi koltuk korumak değil, hak korumaktır.

Unvan taşımak değil, sorumluluk taşımaktır.

Makam ilişkileri kurmak değil, gerektiğinde makamların karşısında hakkı savunabilmektir.

Engelli bireyin yanında olmak, yalnızca iyi gününde fotoğraf vermek değildir.

Zor gününde de yanında durabilmektir.

Bir başka büyük sorun ise belediyelerin engellilik yaklaşımında ortaya çıkmaktadır.

İki park yapmak, birkaç kaldırım düzenlemek ve birkaç erişilebilirlik çalışması gerçekleştirmek elbette değerlidir. Ancak sosyal belediyecilik bundan çok daha fazlasıdır.

Bir belediye, engelli bireyin doğumundan yaşlılığına kadar hayatın farklı dönemlerini düşünmek zorundadır.

Erişilebilir ulaşım sağlamalıdır.

Erişilebilir kamusal alanlar oluşturmalıdır.

Bağımsız yaşamı desteklemelidir.

Ailelerin yükünü azaltacak sosyal hizmetler geliştirmelidir.

Gündüz yaşam hizmetlerini, mola hizmetlerini, destekli yaşam modellerini ve gerektiğinde yaşam boyu bakım seçeneklerini planlamalıdır.

Çünkü bir ailenin yaşadığı sorun yalnızca bugünle sınırlı değildir.

Asıl mesele yarındır.

Bugün bütün bakım sorumluluğunu taşıyan anne yarın yaşlanabilir.

Bugün çocuğunun her ihtiyacını karşılayan baba yarın hayatta olmayabilir.

Peki o zaman ne olacak?

İşte sosyal devletin sınavı tam da burada başlayacaktır.

Bir annenin çocuğunun geleceğinden korkmadığı gün, bir sosyal politika başarıya ulaşmış demektir.
Bir babanın “Ben öldüğümde çocuğum ne yapacak?” sorusuna güven veren bir sistem cevap verebildiği gün, gerçek anlamda sosyal devlet anlayışından söz edebiliriz.

Artık yalnızca bakım odaklı değil, bağımsız yaşam odaklı bir sistem kurmak zorundayız.

Engelli bireylerin kendi kararlarını verebilmesini, toplum içinde yaşayabilmesini, eğitim alabilmesini, çalışabilmesini, sosyal ve kültürel hayata katılabilmesini ve mümkün olan en yüksek düzeyde bağımsız yaşayabilmesini hedeflemeliyiz.

Çünkü amaç engelli bireyi ailesinden koparmak değildir.

Amaç, aileyi tek başına bakım kurumu olmaktan çıkarmaktır.

Amaç, anne ve babanın sevgisini sosyal hizmetin yerine koymamaktır.

Amaç, engelli bireyin geleceğini yalnızca ailesinin fedakârlığına bırakmamaktır.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlardan çok daha büyüktür.

İhtiyacımız olan şey ölçülebilir, denetlenebilir ve sürdürülebilir politikalardır.

Yeni bir düzenleme yapılacaksa önce sahada test edilmelidir.

Bir yönetmelik hazırlanacaksa engelli bireylerin ve ailelerinin görüşü alınmalıdır.

Bir kamu hizmeti planlanacaksa erişilebilirlik sonradan eklenen bir ayrıntı değil, ilk tasarımın parçası olmalıdır.

Bir proje uygulanacaksa sonucunun bağımsız uzmanlar ve engelli bireylerin temsilcileri tarafından değerlendirilmesi sağlanmalıdır.

Ve en önemlisi, işe yaramayan uygulamalar sırf daha önce yapılmış olduğu için savunulmamalıdır.

Çünkü yanlışta ısrar etmek istikrar değil, ihmaldir.

Engellilik alanında artık başarı ölçümüz değişmelidir.

Kaç toplantı yaptınız değil;

Kaç sorunu çözdünüz?

Kaç etkinlik düzenlediniz değil;

Kaç insanın hayatını kolaylaştırdınız?

Kaç fotoğraf çektirdiniz değil;

Kaç ailenin geleceğe dair kaygısını azalttınız?

Kaç rapor hazırladınız değil;

O raporların kaçı gerçek hayatta karşılık buldu?

İşte asıl hesap burada verilmelidir.

Çünkü engelli bireyin hayatı bir proje değildir.

Bir tören değildir.

Bir basın bülteni değildir.

Bir sosyal medya paylaşımı değildir.

Bir makamın vitrini hiç değildir.

Engelli birey insandır.

Hakları vardır.

Onuru vardır.

Hayalleri vardır.

Kararları vardır.

Ve en önemlisi, başkalarının merhametine değil, haklarının güvence altında olduğu bir sisteme ihtiyacı vardır.

Bugün artık halının altına süpürülen her sorun, yarının daha büyük sorununa dönüşüyor.

Bugün görmezden gelinen erişilebilirlik sorunu, yarın eğitimden istihdama kadar birçok alanda yeni bir engel oluşturabiliyor.

Bugün çözülmeyen bağımsız yaşam sorunu, yarın ailelerin omzunda çok daha ağır bir yük hâline geliyor.

Bugün dikkate alınmayan bir engelli bireyin sesi, yarın çok daha büyük bir toplumsal haykırışa dönüşebiliyor.

Bu nedenle artık engelli bireyleri dinlemek zorundayız.

Aileleri dinlemek zorundayız.

Sahaya inmek zorundayız.

Mevzuatı yeniden değerlendirmek, uygulamayı denetlemek ve yanlışları düzeltmek zorundayız.

Çünkü engelli sorunu, üzeri örtülerek bitmez.

Erteleyerek çözülmez.

Sloganlarla ortadan kalkmaz.

Ve yalnızca iyi niyetle düzelmez.

Kalıcı çözüm gerekir.

Kararlılık gerekir.

Liyakat gerekir.

Denetim gerekir.

Şeffaflık gerekir.

Engelli bireyin ve ailesinin doğrudan katılımı gerekir.

Artık kimsenin yılda bir gün hatırlanmak istemediği bir döneme girmek zorundayız.

Artık engelli bireyin yalnızca özel günlerde değil, yılın 365 günü hak sahibi olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz.

Ve artık Türkiye’de hiçbir anne-baba, geceleri çocuğunun geleceğini düşünerek aynı soruyla uyumamalıdır:

“Ben ölünce çocuğuma ne olacak?”

Bu sorunun cevabı bir pankartta değil, kurulmuş bir sistemde olmalıdır.

Bir sloganın içinde değil, uygulanmış bir hukukta olmalıdır.

Bir toplantı tutanağında değil, gerçek hayatta görülmelidir.

Çünkü gerçek başarı, engelli bireyin hayatında hissedilen değişimdir.

Bugün hâlâ bir engelli birey kaldırımda yürüyemiyorsa, bir otobüse güvenle binemiyorsa, eğitimde eşit fırsata ulaşamıyorsa, çalışma hayatında önündeki engelleri aşamıyorsa, bağımsız yaşayamıyorsa veya ailesi kendisinden sonrası için korkuyorsa, yapacak daha çok işimiz var demektir.

Ve bu iş yalnızca engelli bireylerin işi değildir.

Bu, devletin sorumluluğudur.

Yerel yönetimlerin sorumluluğudur.

Sivil toplumun sorumluluğudur.

Özel sektörün sorumluluğudur.

Ve bütün toplumun vicdani sorumluluğudur.

Artık mesele, engelli bireyler için ne söylediğimiz değil; onların hayatında neyi değiştirdiğimizdir.

Çünkü engellilik görünmez değildir.

Sorunlar yok değildir.

Ve hiçbir ailenin feryadı, bir dosyanın içinde kaybolacak kadar değersiz değildir.

KÂĞITTA DEĞİL, HAYATTA ENGELSİZLİK.

ENGELLİ HAK SAVUNUCUSU REHBER KOORDİNATÖR BAĞIMSIZ YAŞAM KOÇU MİLLİ YÜZÜCÜ YAZAR BİLGİSAYAR YAZILIMCISI ŞAİR SAKARYALI YUSUF DURDURMUŞ

#EngelliHakları
#BağımsızYaşamHakkı
#ErişilebilirTürkiye
#EngelsizBirGelecek
#HakTemelliMücadele
#EngelliAilelerininSesi